İzmir dağlarında dolaşan bir efe varmış. Çok
mert, namuslu bir adammış. Bi tek kötü özelliği varmış: Bu adamcağız
çok sık susar, susadığı zaman da gözü başka bi'şey görmezmiş. Günlerden
bi gün efemiz dağlarda gezerken yine susamış. İçecek bi'şeyler ararken,
sağdığı sütleri pazara satmak için götüren bir köylüye rastlamış.
Köylüye, "Yanında içecek bir şey var mı?" diye sormuş. Bizim zavallı
köylü az önce matarasındaki son damla suyu içtiğini söylemiş. Bunun
üzerine, "Güğümde ne var?" diye sormuş efe. "Süt" cevabına çok
sevinmiş. Fakat ne yaptılar ne ettilerse bi türlü güğümün kapağını
açamamışlar. Efe köylüye, "Açıl bakalım hele biraz" demiş. Tüfeğini
doğrultup güğüme nişan almış. Öyle bi atış yapmış ki, güğümün sadece bi
tarafını delmiş. E diğer tarafı da delecek olsa güğümü taşıyan eşek
yaralanırmış. Efe açılan delikten kana kana süt içip sussuzluğunu
gidermiş.
Bizim köylü akan sütü nasıl durduracağını bilememiş. Ne tıkadıysa süt
akmaya devam ediyormuş. Efe bir müddet köylüyü izlemiş; sonra bi kez
daha gök gürültüsü gibi sesiyle köylüye seslenmiş: "Hele bir kez daha
çekil bakalım!" Köylü kenara çekilince efe nişan almış ve bi kez daha
marifetini göstermiş: Az önce açtığı deliği tek kurşunla kapatmış. Ama
kapatmak ne kelime, kurşun güğümün üzerinde resmen perçin olmuş. Köylü
mutlu, efe gururlu, ayrı ayrı yönlere devam etmişler. Bu olaydan sonra
efenin namı "Perçinci Efe" olarak yürümüş.