-
( Çanakkale Savaşı’ndan) O gün Boğaz tabyaları arasında en çok işi
gören ve en çok hasara uğrayan Mecidiye tabyası oldu. Cevat Paşa,
tabyanın feci durumunu haber almış ve onları ziyaret için hareket
etmişti. Tabyanın durumu hazindi. Yıkıntılar arasında dolaşırken bir
ağacın altına uzanmış olan bir askerin hali dikkatini çekti ve yanına
gidip:
-Ne var evlat? diye sordu.
Nefer hemen yerinden fırlayıp esas duruş vaziyetini aldı. Çünkü sesi tanımıştı. Ama gözleri başka tarafa bakıyordu.
Cevat Paşa:
- Gözlerine bir şey mi oldu oğlum, diye sordu.
O zaman nefer tok bir sesle:
-Üzülmeyin efendim, diye cevap verdi. Benim gözlerim göreceğini gördü.
Evet düşman gemilerine tam isabet kaydedilmiş ve Ocean destroyeri
hareket edemez hale getirilmişti. Cevat Paşa sessiz sessiz ağlıyordu.
Seddülbahir ve Conkbayırı’nın büyük kahramanlarından biri de Bombacı
Mehmet Çavuş’tu. Bu kahraman Anadolu çocuğu, İngilizlerin siperlerimize
fırlattığı el bombalarını korkusuzca yakalar ve karşı tarafa
fırlatırdı. İngilizler bunu anlamış olacaklar ki bombaları birkaç sayı
saydıktan sonra fırlatarak Mehmet Çavuş’un iadesini önlemek
istemişlerdir. İşte böyle bir bomba Mehmet Çavuş’un elinde patlayarak
sağ elinin bileğinden kopmasına sebep olmuştu. Bu yiğit delikanlı
hastaneden tabur komutanına şöyle bir mektup yazmıştır:
“Sağ kolumu kaybettim, zararı yok, sol kolum var. Onunla da pekala iş
görebilirim. Beni müteessir eden yaramın henüz kapanmamış olmasıdır.
Hastaneden kurtularak harbe iştirak edemediğim için beni mazur görünüz,
affediniz muhterem komutanım.
1677 yılında Osmanlılar aleyhine Rusya ile Lehistan gizli bir anlaşma
yapmışlarsa da, Merzifonlu Paşa’nın bundan haberi olmuştu. Derhal hem
Rusya’ya, ve hem de Lehistan’a aşağıdaki mektubu yazıp, kendilerini
tehdit etti:
-Lehistan ile Rusya devletlerinin aleyhimizde birleşmekte olduğunu
biliyoruz. Ancak bu birleşme bizi ürkütmemiştir. Allah’a hamdolsun ki,
Osmanlı Devleti’nin kuvveti o kadar çoktur ki, değil Rusya ve
Lehistan’ın birleşmesi 7 ve 9 kral birleştikleri halde, sakalımızdan
bir tek kıl dahi koparmamışlardır.
Viyana’da mağlup olan Merzifonlu Belgrad’a gelmiş, padişahın kararını
beklemekteydi. Neticede padişah Merzifonlu’nun kafasını getirmek üzere
Ahmet Ağa’yı görevlendirdi. Ahmet Ağa, Belgrad’a geldi ve
Merzifonlu’ya:
-Hünkarımız sizden emanet olan mühr-i hümayunu, sancak-ı şerifi ve müftah-ı kabeyi ister, dedi.
Merzifonlu istenilen şeyleri Ağa’ya teslim etti ve:
-Bize ölüm var mı Ahmet Ağa, diye sordu.
Ahmet Ağa da:
-Olmak gerek sultanım, diye cevap verdi.
Merzifonlu bu sözlerden sonra iki rekat namaz kıldı, odada bulunanları
dışarı çıkardıktan sonra ilmeği eli ile boynuna geçirdi, Ahmet Ağa’ya:
-Hadi Ahmet Ağa, bizi dualarından eksik etme, işini bitir, dedi.
Celadlar iki yandan çektiler ve Merzifonlu’yu boğdular. Kesilen baş bir
torbaya konulup Edirne’ye yollandı. Tarihi kaynaklara göre
Merzifonlu’nun kesik başı Edirne Sarayı’nın önüne konduğu zaman, bir
yıldırım isabet edip kafayı yakmıştır.
Hatay sorununda Fransızların zorluk çıkardığı günlerdeydi. Atatürk,
sofrasına çağırdığı Fransız Fevkalade Komiserine içini döküyordu.
-Hatay işi, benim kişisel davamdır. Beni üzüyorsunuz. Korkarım ki, beni meseleyi başka türlü halletmek zorunda bırakacaksınız.
Atatürk bu sözleri Türkçe olarak yüksek sesle söylüyor ve herkes
dinliyordu. Hazır bulunanlardan Kazım Paşa da onun sözlerini
Fransızca’ya çeviriyordu. Atatürk’ün “Beni Üzüyorsunuz” sözü salona
yansır yansımaz arka sıralarda bulunan bir genç ayağa kalkarak:
-Atatürk! Üzülme arkanda biz varız, diye bağırdı.
Atatürk birden başını sesin geldiği yöne doğru çevirdi. Kaşları
kalkmış, ürkünç bir çehre almıştı. Salon birden derin bir sessizliğe
gömüldü. Herkes Atatürk’ün gence sinirlendiğini sanıyordu. Oysa tam bu
sırada gözlerini gence diken Atatürk, onun bu sözüne karşılık olarak:
-Biliyorum çocuğum, onu bildiğim için böyle konuşuyorum, diye karşılık verdi.
Vaktiyle pehlivanlar pehlivanı, 100 ünlü Türk
büyüğünün en iricesi Koca Yusuf'un namı sınırlarımızı aşmış yurtdışına
ulaşmış. Aldığı davetler üzerine gitmediği Avrupa ülkesi kalmamış.
Gittiği her yerde Almanı'ndan İskoç'una, Fransız'ından Rus'una
devirmediği yoğurmadığı güreşçi kalmamış. Hatta İngilizlerin meşhur
insan azmanı Edvard Allen'i 20 saniye içinde havada döndürüp minder
dışına attığı hala anlatılır.
Avrupa'yı kasıp kavuran Koca Yusuf'un namı o zaman iyice uzak sayılan
yeni dünya Amerikalara da ulaşmış. Koca Yusuf büyük bir gösteri maçı
yapmak için New York'a davet edilmiş. Talihin garip oyunu, Koca
Yusuf'un şanına yakışacak yolculuk için ilk seferini yapacak olan
Titanik'ten bir yer ayarlanmış. Malum kaza hem Titanik'in hem Yusuf'un
sonu olmuş. Ancak Cihan pehlivanının başına gelenler oldukça trajik.
Dönemin en güçlü adamı olan Yusuf batan gemiden kolaylıkla kurtulup
yüzmeye başlamış. En yakındaki filikaya yönelmiş. Fakat filikanin
mürettebatı "Bu yigit bizi de filikayı da batırır, almayalım" diye
tutturunca tayfalardan biri o sıra filikanın kenarına tutunan Koca
Yusuf'un parmaklarını baltayla keserek filikadan ayırmış.
KONUNUN UZMANI DİYOR Kİ :
Koca Yusuf'un ölümüyle ilgi anlatılan öyküler Titanik efsanesiyle
birleştirilmiş. Bilinen Koca Yusuf hikayesine göre; pehlivan Amerika'ya
giderken değil gelirken bindiği geminin kaza yapması sonucu hayatını
kaybetmiş. Filikaya tutunduğu kimine göre parmaklarına kimine göre
bileğine vurulan balta darbesiyle tutunduğu filikadan kopartmışlardı
Koca Yusuf'u. Diğer bir efsaneye göreyse: Koca Yusuf, tüm gösteri
maçlarında kazandığı yüklü miktardaki altını her zaman yanıda taşırmış.
Koca Yusuf servetini batan gemide bırakmaya gönlü varmadığı için
hepsini kuşağına bağlamış ve denize atlar atlamaz külçe gibi okyanusun
dibini boylamıştır.
İngiltere Cumhurbaşkanı Atatürk’ü ziyarete
gelmiş Ankara’ya. Erzurumlu Teyyo Pehlivan da tesadüf, Mustafa Kemal’in
yanındaymış. Erzurum’un bi meselesi varmış, kentin ileri gelenleri çok
rica etmiş, “Ata seni kırmaz, n’olur şunu bi hallediver” demişler,
Teyyo Pehlivan da bu nedenle Gazi’ye gelmiş. Bi ara Atatürk’le İngiliz
Cumhurbaşkanı satranç oynamaya karar vermiş. Mustafa Kemal,
Cumhurbaşkanı’na, “Oynayalım ama, yenersem bana ne vereceksin?” demiş.
Bunun üzerine İngiliz, “Yenersen Kuzey İrlanda’yı sana veririm. Ben
yenersem sen ne vereceksin?” demiş. Gazi biraz düşünmüş, “Eğer ben
yenilirsem sana Doğu Anadolu’yu veririm” cevabını vermiş.
Bunu duyan Teyyo Pehlivan hemen itiraz ederek, “Oo, Paşam, bizim ev
n’olacak o zaman?” diye sitem etmiş. Atatürk, “Doğru” demiş, “Doğu
Anadolu’yu veririm ama Teyyo’nun evi hariç”. Bu kez itiraz sırası
İngiltere Cumhurbaşkanı’na gelmiş, “Teyyo Pehlivan’ın evi yoksa ben
Doğu Anadolu’yu ne yapayım” demiş ve satranç oynamaktan vazgeçmiş.
KONUNUN UZMANI DİYOR Kİ :
Hayatının son yıllarında da olsa ulusal şöhreti yakalamayı başaran
Erzurumlu Teyyo Pehlivan -Gerçek adıyla Tayyip İde- bilindiği gibi,
“masum” yalanlarıyla ünlü. 1998’in son ayında hayata veda eden Teyyo
Pehlivan’ın kahvelerde insanları etrafına toplayarak anlattığı pek çok
yalan daha şimdiden şehir efsanesi durumuna gelmiş bile. Emin olun,
bi’kaç yıl sonra bunların masum yalanlar olduğu “unutularak” her biri
kendi başına, yaşanmış birer hikaye gibi anlatılacak.
Churchill ile İsmet İnönü'nün ünlü Adana
buluşmasında, tarihin akışını değiştiren asıl olay, İnönü'nün
Churchill'e kanmayıp Türkiye'yi savaşa sokmaması değilmiş. Bu görüşme
sırasında, İnönü modern tıp dünyasına büyük bir yardımda bulunmuş.
İki lider buluştuklarında Churchill, İnönü'yü ikna etmek için elini
kolunu sallayarak hararetle konuşuyormuş. Ancak İnönü kurt politikacı
tabii, aslında karşısındakinin niyetini bildiğinden ve kararını çoktan
verdiğinden pek de dinlemiyormuş. Öyle sağa sola bakarken Churchill'in
elindeki lekelere gözü ilişmiş. Churchill'in ısrarlı konuşmasını
durdurmak için bir ara "Sör, elerinizin durumunu beğenmedim. Hayrola?"
deyivermiş. İngiliz: "Hiç sorma İsmet Paşam! Egzama oldum ve tedavisi
de yok mendeburun" demiş.
İsmet Paşa konuyu usturubuyla değiştirmenin yolunu bulduğu için
gülümsemiş ve demiş ki: "Sör Winston, sen bu işi oldu bil". Bundan
sonra iki liderin görüşmesi egzamadan başlayıp geyiğe sarmış. Churchill
de bir sonuç elde edemeden gerisin geriye dönmüş.
Görüşmeden sonra Ankara'ya dönen İsmet Paşa peynircibaşını çağırmış.
Ustadan Churchill'e iki teneke küflü peynir yollamasını istemiş.
Churchill'e gidecek pakete konması için bir de not yazmış. Notta
"Azizim, ellerini bunla sabah akşam ov. İki güne bir şeyin kalmaz.
İmza: İsmet İnönü" yazıyormuş. Churchill, Türkiye'den gelen paketi
açınca dudak bükmüş önce, ama bir kaç gün sonra elleri iyiden kaşınmaya
başlayınca İnönü'nün tavsiyesine uymuş. İki gün içinde ellerinde egzama
megzama kalmamış. Churchill kalan bir tenekeyi hemmen labaratuara
yollamış. Uzmanlar küflü Türk peynirinde acaip antibiyotikler
keşfetmiş. Bugün egzema tedavisinde kullanılan kimi antibiyotikler
İnönü'nün gönderdiği tenekede bulunanlarmış.
Devir Kore Savaşı günleri. Ne idüğü belirsiz bi savaşın içine
müttefiklere hoş görüneceğiz diye dalmışız. Amarikalılar, "zaten bizim
navy aslanları işi bitirir ama hadi Türkler de istiyor, hevesleri
kırılmasın, gelsinler bari" diye hafiften burun kıvırarak karşılamışlar
bizim hükümetin savaşa katılma kararını... Vaay, Coni'ye bak. Sen ne
zaman adam oldun lan gavur! Sen önce tuvaletine taharat musluğu taktır,
kıçındaki b.kla geziyosun...
İlk Türk birliği Kore'ye varmış, diğer müttefik askerlerle birlikte
teftiş için sıraya dizilmiş. Bizimkiler tam da Amerikan askerlerinin
yanındalarmış. Yalnız Mehmetçikler Amerikan ayılarının yanında biraz
çelimsiz kalmış taabi. Amerikalıların komutanı bizim komutanın yanına
gelmiş, alaycı bir tavırla, 'Siz bunlarla mı geldiniz Kore'de savaşmaya
Hiç gelmeseniz de olurdu canım' diyerekten bizim askerlerden birini
şöyle iki yanından sallamış. Askercik sendeleyip düşer gibi olmuş,
arkadaşlarından biri tutmuş garibi. Türk komutan bütün sakinliğiyle
"Bakın bayım" demiş, (Yani İngilizce olaraktan "look mister" demiş. Hem
de herifin konuştuğu Kuzey Virginia aksanıyla söylemiş bunu) "Bu asker
size saygısızlık olmasın diye öyle sarsıldı. İsterseniz şimdi tekrar
deneyin. Aynı şeyi bir daha yapabilirseniz, biz tasımızı+tarağımızı
toplayıp derhal ülkemize geri döneceğiz."
Amerikan komutanı alay eder vaziyette, o çelimsiz dediği Mehmetçiği
yine sallamaya çalışmış. Ama çocuğu bir milim bile yerinden
oynatamamış. Adam bütün gücüyle bir daha denemiş ama nafile. Amarikan
komutanı anlamış taabi yanlışını. Hemen bizim komutanın elini sıkmış,
bütün birliği de tek tek alınlarından öpmüş... "Zaten İngilizcenizin
mükemmeliğinden anlamalıydım. Beni affedin" demiş.
İzmir dağlarında dolaşan bir efe varmış. Çok
mert, namuslu bir adammış. Bi tek kötü özelliği varmış: Bu adamcağız
çok sık susar, susadığı zaman da gözü başka bi'şey görmezmiş. Günlerden
bi gün efemiz dağlarda gezerken yine susamış. İçecek bi'şeyler ararken,
sağdığı sütleri pazara satmak için götüren bir köylüye rastlamış.
Köylüye, "Yanında içecek bir şey var mı?" diye sormuş. Bizim zavallı
köylü az önce matarasındaki son damla suyu içtiğini söylemiş. Bunun
üzerine, "Güğümde ne var?" diye sormuş efe. "Süt" cevabına çok
sevinmiş. Fakat ne yaptılar ne ettilerse bi türlü güğümün kapağını
açamamışlar. Efe köylüye, "Açıl bakalım hele biraz" demiş. Tüfeğini
doğrultup güğüme nişan almış. Öyle bi atış yapmış ki, güğümün sadece bi
tarafını delmiş. E diğer tarafı da delecek olsa güğümü taşıyan eşek
yaralanırmış. Efe açılan delikten kana kana süt içip sussuzluğunu
gidermiş.
Bizim köylü akan sütü nasıl durduracağını bilememiş. Ne tıkadıysa süt
akmaya devam ediyormuş. Efe bir müddet köylüyü izlemiş; sonra bi kez
daha gök gürültüsü gibi sesiyle köylüye seslenmiş: "Hele bir kez daha
çekil bakalım!" Köylü kenara çekilince efe nişan almış ve bi kez daha
marifetini göstermiş: Az önce açtığı deliği tek kurşunla kapatmış. Ama
kapatmak ne kelime, kurşun güğümün üzerinde resmen perçin olmuş. Köylü
mutlu, efe gururlu, ayrı ayrı yönlere devam etmişler. Bu olaydan sonra
efenin namı "Perçinci Efe" olarak yürümüş.
<-Önceki::