
Kilitbahir yakınında Mecidiye Şehitliğinin karşısında bulunan alandaki bu anıt, Seyit Onbaşı’nın anısına yapılmıştır. Mermer bir kaide üzerine 276 kg.lık bir mermiyi taşıyan Seyit Onbaşı’nın bronz heykeli yerleştirilmiştir.
Seyit Onbaşı Edremit’in Havran-Çamlık Köyü’nde 1889 yılında dünyaya gelmiş, 1909’da askere alınmıştır. Askerliğinin 6.yılında Gelibolu Mecidiye Bataryasında topçu eri iken Queen Elizabeth ve Ocean zırhlılarının açtığı ateş sonucu açılan çukura baş aşağı beline kadar gömülmüştür. Yanındaki sıhhiye eri Onu bacaklarından çekerek kurtarmıştır. O sırada bataryada bir tane top ve birkaç topçu eri hayatta kalmıştır. Gemilerin ateşi devam etmekte iken topun mermiyi kaldıracak olan metaforası (vinci) isabet aldığı için parçalanmıştır. Bunun üzerine Seyit Onbaşı, 276 kg.lık mermiyi arkadaşı Niğdeli Ali’nin yardımı ile sırtlamış ve bu şekilde topun altı basamağını çıkarak mermiyi topa sürmüş ve ateşlemiştir. Bu atışla Ocean’a isabet eden mermi gemiyi hareketsiz bırakmış ve bir süre sonra da Ocean batmıştır. Bundan sonra Türk Müstahkem Mevkileri Komutanı Miralay Cevad Bey (Alb.Cevat Çobanlı) eliyle Ona onbaşı rütbesini takmıştır.
Seyit Onbaşı Kurtuluş Savaşı’na katılmış ve yaralanmıştır. Savaştan sonra Havran’da bir yağ fabrikasında hamallık yaparken 50 yaşında zatürreeden ölmüştür. Bugün doğduğu köye, Havran’daki ilkokula ve bir sokağa Onun ismi verilmiştir. Havran’da top mermisini taşırken temsil edilen bir heykeli bulunmaktadır.
Mecidiye Bataryasının bulunduğu yerde o günün anısına mermerden bir kaide üzerinde dikdörtgen şeklinde yukarı yükselen Mecidiye Anıtı bulunmaktadır.
[B][CENTER]SEYİT ONBAŞI'NIN KULLANDIĞI TOPUN VE MERMİNİN KİMLİĞİ
Satın Alan : 2.Sultan Abdulhamit
Almanya^ya Sipariş Tarihi : 1886
Sipariş veren Firma : Alman Krupp Firması
Osmanlı'ya teslim tarihi : 1889
Markası : Krupp Marka Çakıllı Top
Namlu Uzunluğu : 11.37 m.
Çapı : 35 cm
Namlu Ağırlığı : 85 Ton
Kundak Boyu : 8.4 m.
Toplam Ağırlığı : 170 Ton
Mermi Uzunluğu : 1.72 m.
Mermi Ağırlığı : 215 okka = 276 kg [/CENTER][/B]
Padişah II.Abdülhamit 1886 'da Krupp fabrikasına bu toplardan 8 adet Çanakkale için
sipariş vermiştir. 1880 yılında teslim alınan toplar Asaf Paşa tarafından Çanakkale'ye getirilip Rumeli mecidiyesi ve Anadolu Hamidiye Tabyalarına yerleştirilmiştir.

Atatürk hakkında her türlü bilgiye ulaşabilirsiniz.....

Bir gün Müslüman memleketlerden birinde (Mısır’da) bağımsızlık davası
için çalışan liderlerden biri, Mustafa Kemal’i görmeye gelmişti.
Kendisine:
-Bizim hareketin de başına geçmek istemez misiniz? diye sordu.
Olabilecek bir şey değildi, ama, insan yoklamalarını pek seven Mustafa Kemal:
-Yarım milyonun bu uğurda ölür mü? diye sordu.
Adamcağız yüzüme baka kaldı:
-Fakat Paşa Hazretleri yarım milyonun ölmesine ne lüzum var? Başımızda siz olacaksınız ya... dedi.
-Benimle olmaz, beyefendi hazretleri yalnız benimle olmaz. Ne zaman
halkınızın yarım milyonu ölmeye karar verirse o vakit gelip beni
ararsınız.
Falih Rıfkı ATAY- ÇANKAYA
Büyük Taarruz esnasında Gazi’nin yanında bulunan arkadaşları, Yunan
Kuvvetleri Komutanı General Trikopis’in Başkomutan Çadırı’na nasıl
getirildiğini şöyle anlattılar:
Trikopis, diğer esir kolordu ve tümen komutanları ile birlikte Gazi’nin
huzuruna çıkarıldıkları zaman, hepsi çok heyecanlı ve bitkin halde
imişler. Gazi, bunları oturtmuş, kendilerini teselli için bu gibi
yenilgilerin tarihte örnekleri olduğunu, sevk ve idareyi eksiksiz
yapmış iseler vicdanen rahat olabileceklerini söylediği zaman, Trikopis:
-Askeri görevimi tamamen yaptığıma eminim. Fakat asıl görevimi maalesef
yapamadım, diye intihar edemediğini anlatmak isterken, Gazi:
-O size ait bir düşüncedir, diye sözünü kesmiş ve harita üzerinde:
-Şurada bir tümeniniz vardı. Niçin onu şuraya almadınız. Filan yerdeki
kuvvetlerinizi falan yere sürseydiniz daha iyi olmaz mıydı? Gibi bazı
eleştiriler yapmış, Trikopis:
-Ben öyle hareket etmek için emir verdim. Fakat (yanındaki Kolordu Komutanı’nı göstererek) bu yapamadı, demiş.
Bu görüşmeler olurken esir komutan yavaşça yanında bulunan subaylarımızdan birine:
-Bizim ile konuşan bu general kimdir? diye sormuş, subay:
-Başkomutan Mustafa Kemal, deyince adam hayrete düşmüş:
-Şimdi anladım biz niçin mağlup olduk! Bizim Başkomutan İzmir’de vapurda oturuyordu, diyerek derdini dökmüş.
Em.Tümg. Muzaffer ERENDİL, İlginç Olaylar ve Anekdotlarla Atatürk, s.43
1923 yılı Mart’ının On Beşi Pazar günüydü. Atatürk, Adana İstasyonu’nda
trenden inmiş; sağı solu dolduran halkın coşkun alkışları, “Yaşa
varol!” sesleri arasında yaya olarak kente giriyordu.
Yarı yolda karalar giymiş bir kadın kalabalığı göze çarptı; sonra
onların arasından ikişer levha taşıyan dört genç kız çıktı; Atatürk’ün
önünde durdular. Arkalarından bir kız daha göründü ve önüne geçti.
Hıçkırıklar, iniltiler ve yalvarışlarla dolu bir nutuk söylemeye
başladı. Bu genç kızın kişiliğinde henüz tutsak bulunan İskenderun’la
Antakya’nın Türk olan bütün halkı:
“Bizi de kurtar” diye yalvarıyordu.
Herkesin gözleri yaşarmıştı, hıçkırıklarını tutamayanlar vardı.
Atatürk’ün de gözleri nemliydi ve başı eğilmiş gibiydi. Genç kızın
nutku bitince Atatürk’ün alnı yükseldi; mavi gözlerinde ve pembe
yüzünde bir çelik parıltısı görüldü. Her kelimesi üzerinde kuvvetle
durarak:
-Kırk asırlık Türk yurdu yabancı elinde kalamaz! dedi.
On altı yıl sonra Hatay sorunun en heyecanlı günlerinde, hasta ve
bitkin olmasına rağmen, Hatay’a yakın olmak için tekrar Adana’ya gitti.
Dört saat ayakta durmak, birliklerin geçidini izlemek gibi olağanüstü
bir dayanıklılık gösterdi. Hatay kurtuldu, fakat Atatürk’ü yitirdik.
İsmail Habib, bu konuyu şöyle bitirir:
“Hatay, Hatay! Seni kurtaran, aynı zamanda senin şehidin oldu!”
A.H.PAR / M.A.ÖNEN, Atatürk’ü Anlamak, s.83-84
Mustafa Kemal 5. Ordu’da Arap ırkından olan askerlere özel muamele
yapıldığını ve Anadolu çocuklarından üstün tutulduklarını gördükçe
üzülüyordu.
-Osmanlılığın telkin ettiği, bu aşağılık duygusundan ne zaman kurtulacağız? diyordu. Aynı ızdırabı ben de duyuyordum.
Yafa’da Mustafa Kemal’in bölüğünde alaydan yetişmiş, Makedonya
Türklerinden yaşlı bir yüzbaşı vardı. Yüzbaşı Anadolulu kıta
çavuşlarına kötü davranıyor yeni Arap erlere karşı ise gereğinden fazla
tolerans gösteriyordu. Onların azarlanmasına, hırpalanmasına gönlü razı
olmuyordu.
Mustafa Kemal, başından geçen bir olayı şöyle anlattı:
-Bir gün Makedonyalı yüzbaşı kıta çavuşlarından birini bölük komutanı
odasına çağırdı. Müfit’le ben de orada idik. Çavuş sağlam yapılı ve
yakışıklı bir Türk delikanlısı idi. Yüzbaşı, gencin onurunu kıracak
şekilde azarlamaya başladı. Delikanlıdan çok mensup olduğu ırka hücum
ediyordu:
-Sen, diyordu, nasıl olur da yüce Arap ırkına mensup peygamber
efendimizin mübarek soyundan gelen bu çocuklara sert davranır, ağır
sözler söylersin? Kendini iyi bil, sen onların ayağına su bile
dökemezsin...
Gibi gittikçe manasızlaşan sözlerle hakaret ediyordu. Sesi yükseldikçe
yükseliyordu. Çavuşun yüzündeki ifadeye baktım. Önce bir babaya duyulan
saygının samimiyeti okunan çizgiler sertleşmeye, içten gelen bir
isyanın ateşleri gözlerinden okunmaya başladı, fakat gerçek itaatin
sembolü olan Türk askeri gibi iç duygularını gemlemeye çalıştı. Göz
pınarlarından tanelenen yaşlar yanaklarından döküldü.
Dayanamadım.
-Yüzbaşı efendi susunuz!
Diye bağırdım, birden şaşırdı, sözlerinin bizden onay görmesini beklediği anlaşılıyordu.
-Yoksa fena bir şey mi söyledim? dedi, ben de,
-Evet, çok fena hakaret ettiniz, buna hakkınız yok, bu erlerin bağlı
bulunduğu Arap kavmi bir çok bakımdan yüce olabilir, fakat senin de
benim de, Müfit’in de ve çavuşun da mensup olduğumuz ırkın da büyük ve
asil bir millet olduğu, asla inkar edilemez bir gerçektir.
Yüzbaşı başını önüne eğdi, utanmıştı.
Yıllar sonra, bir gün Ankara’da beni de şahit göstererek anlattığı bu gerçek olay karşısında görüşü şu idi:
-Bu ve buna benzer olaylar, Türk aydınlarının kendi kendisini
bilmemesinden ve başka milletlerde şu veya bu sebeple üstünlük olduğunu
sanarak, kendini onlardan aşağı görmesinden doğmaktadır. Bu yanlış
görüşe son vermek için Türklüğümüzü bütün asaleti ve tarihi ile tanımak
ve tanıtmak şarttır.
Mustafa Kemal’in, Türk Tarih Kurumu’nu kurmasının en büyük nedeni bu
asil düşüncede aranmalıdır. Atatürk, Türk Milleti’nin asaletine,
büyüklüğüne bütün Türklerin inanmasını ve bunu iftiharla savunmasını
hayatı boyunca amaç edinmiştir, milletine:
-Ne mutlu Türküm diyene
hitabıyla seslendiği zaman, buna varlığı ve içtenliği ile inanmıştı:
Ali Fuat CEBESOY, Sınıf Arkadaşım ATATÜRK
İtalyanların Habeş Harbi sıralarında idi. Ege kıyılarında kıta ve
tahkimat komutanları çok titiz davranıyorlar, kıtaya herhangi bir
yabancının sızması olasılığına karşı erleri sık sık uyarıyorlardı.
Bu günlerin birinde Atatürk’ün teftişe geleceği haber alındı. Atatürk
beklenilen günde yanındaki erkanı ile geldi. Kıtaları teftiş edip
dolaşmaya koyuldu.
Savunma mevzilerinden birine giden yolun dönemecinde Atatürk birdenbire durdu. Yanındakilere:
-Siz beni burada bekleyiniz, ben yalnız gideceğim, dedi.
Yanındaki komutanlar tereddütle birbirlerinin yüzüne baktılar. Fakat, tabii bir şey söyleyemediler.
Atatürk patikanın kıvrımını döndü. Koruganın hakim bir noktasında nöbet
bekleyen Mehmetçiğe doğru yürüdü. Uzaktan gelen bir sivilin kendisine
doğru yürüdüğünü gören Mehmetçik hemen silahına davrandı. Daha fazla
yaklaşmasına izin vermeden gür sesi ile:
-Dur!... diye gürledi.
Atatürk bu kesin ihtar karşısında durarak:
-Sen beni tanımıyor musun? Ben kimim?
-Mustafa Kemal’sin komutanım.
-Peki sen benim Mustafa Kemal olduğumu biliyorsun da hala neden yasak, diyorsun?...
Mehmetçik bir an durakladı. Herhalde teftişten haberi vardı. Fakat onun
bildiği Atatürk, yanında kalabalıkla gelirdi. Böyle yapayalnız
gelmezdi. Bir an daha düşündükten sonra kafasını salladı ve safiyetle
yanıt verdi:
-Komutanım, Mustafa Kemal’sin Mustafa Kemal olmasına ama... Düşmanların
işine akıl sır ermez... Birini sana benzetir içeri sokarlar... Gözünü
seveyim sen şu bizim yüzbaşıyı al birlikte gel, o zaman nereye istersen
git!
Atatürk, geri döndükten sonra komutanlara bunu anlattı. Bu mert ve uyanık eri çavuşluğa yükselttirdi.
Tarihimiz sayısız savaşlarla doludur. Biz bu savaşlardan baş kaldırıp
ne memleketi imar edebilmiş, ne de kendimiz refaha kavuşmuşuzdur. Bunun
sebebi, bizim suçumuz olduğu kadar düşmanlarımızın da suçudur. Çünkü
başta Ruslar olmak üzere düşmanlarımız hep şöyle düşünürlerdi:
-Türklere rahat vermemeli ki, başka sahalarda ilerleyemesinler...
Bunun için de sık sık başımıza belalar çıkarırlar, savaşlar açarlar, Balkan milletlerini “İstiklal” diye kışkırtırlardı.
Biz böyle durmadan savaşırken de o zamanlar askere alınmayan gayri müslimler zenginleşirlerdi.
Onların neden zengin, bizim neden fakir kaldığımızı bir köylü, Atatürk’e verdiği kısa bir cevap ile çok güzel açıklamıştır.
Atatürk, Mersin’e yaptığı seyahatlerden birinde, şehirde gördüğü büyük binaları işaret ederek sormuş:
-Bu köşk kimin?
-Kirkor’un...
-Ya şu koca bina?
-Yargo’nun...
-Ya şu?
-Salomon’un...
Atatürk biraz sinirlenerek sormuş:
-Onlar bu binaları yaparken ya siz nerede idiniz? Toplananların arkalarında bir köylünün sesi duyulur:
-Biz mi nerede idik? Biz Yemen’de, Tuna Boyları’nda, Balkanlar’da,
Arnavutluk Dağlarında, Kafkaslar’da, Çanakkale’de, Sakarya’da
savaşıyorduk paşam...
Atatürk bu anısını naklederken:
-Hayatımda cevap veremediğim tek insan bu ak sakallı ihtiyar olmuştur, der dururdu
Atatürk’e hakaretten sanık bir köylü hakkında kovuşturma yapılıyordu. Durumu Ata’ya bildirdiler.
-Mahkemeye veriyoruz, dediler, size küfür etmiş.
Atatürk sordu:
-Ben ne yapmışım ona?
Soruşturma evrakını inceleyenler açıkladılar:
-Gazete kağıdı ile sardığı sigarayı yakarken kağıt tutuşmuş da ondan.
Bunu söyleyen o zamanın bakanlarından biridir. Bakana şu soruyu yöneltmiş:
-Siz hiç gazete kağıdı ile sigara içtiniz mi?
-Hayır...
-Ben Trablus’ta iken içmiştim. Pek berbat şeydir. Köylü gene bana az
küfretmiş. Siz bunun için mahkemeye vereceğiniz yerde, ona insan gibi
sigara içmeyi sağlayınız.
Sana bu hitabeyi 33 yaşına girmiş,
Gelecek güzel günlerden çoktan umut kesmiş,
Temel eğitimini tamamlamış,
Ve ancak şimdilerde seni tanıyabilmeye başlayan,
Türk istikbalinin evlatlarından biri olarak yazıyorum.
Seni ilk gördüğüm günü dün gibi hatırlarım.
İlkokul birdim. Miniciktim.
Elimde beslenme çantam,önlüğümün cebinde annemin sevgisi, sınıfımda bilim öğrenecektim.
Karatahtanın dört parmak üzerine ortalanmış çerçevenin içinden bana bakıyordun
Bakışların keskindi.
ABC'den sonra ilk öğrendiğimdin; Mustafa Kemal'din. Çocuktum...
Bana, bize, tüm dünya çocuklarına bayram armağan etmiştin.
Armağanını, uygun adım sol-sağ-sol-sağ-sol-sağ-sol Kutladık...
Kaçımızın ayağı su toplamıştı,kaçımız bayılmıştık...
Biz bayramlarda ağlayan çocuklardık. (Ne zaman salıncakta sallanan fotografını görsem, geçen 23 Nisan'lara yanarım.)
Ortaokul ve lisede hep seni anlattılar bana...
Dünyaya ancak yüz yılda bir gelen dahiydin...
Şahin bakışların vardı,hürriyete aşıktın...
En azılı düşmanlarına karşı bile merhametliydin,
Ama savaş meydanlarında karşında kimse duramazdı.
Aslandın, kaplandın, kartaldın,panterdin...
Özgür geleceklere açılan pencereydin.
Sözün özü benim sevgili atam;
Kodumu oturtan milli eğiticiler böyle anlatmışlardı.
Beni milli bir şekilde eğitenler,
Failatün, failatün, failatün,failün ölçü sistemini,
Niagara Şelalesi'nin yükseklik ve debisini,
Yes, it is a pencil demesini,
Deli İbrahim'in küpesini;
Bir bir kafama yerleştirdiler de;
Bana senin insan yönünü anlatmadılar.
Sigara tiryakisi olduğunu,
Rakı içtiğini,
Aşık olduğunu,
Evlendiğini,
Boşandığını,
Kim bilir kaç geceler savaş meydanlarında cesetlere bakıp,için için ağladığını,
Özlemlerini, hasretlerini,
Geleceği kazanmaya dair fikirlerini
Anlatmadılar.
Bana, bize, tüm dünya gençlerine bayram armağan etmiştin.
Armağanını, uygun adım sol-sağ-sol-sağ-sol-sağ-sol Kutladık...
Kaçımızın ayağı su toplamıştı.
Kaçımız kıçına yediği sopa yüzünden altına işemiştik.
Biz bayramlarda bunalan gençlerdik. ( Ne zaman baloda smokinli fotoğrafını görsem, 19MMayıs'lara yanarım.)
Bir yandan;
Heykellerini diktik
Dağa-taşa silüetlerini çizdik,
Her kitaba, her yazıya
Mutlaka senden alıntılar yerleştirdik.
Bir yandan;
Her işin kolayına kaçtık,
Ticarette kazık attık,
Üretim yerine kopyaladık,
Bilimadamlarını sindirdik,
Aydınları yargıladık,
Yoktan yere nice vatan hainleri ürettik,
Çoktan yere nice amaçsız gençler yetistirdik.
Zeki,çevik ve aynı zamanda düzenciydik.
Eğitimi siyasete kurban verdik,
Ekonomiyi siyasete kurban verdik,
Aydınlık olması gereken gelecekleri siyasete kurban verdik.
Varlığımız siyasi emellere armağan oldu...
Benim biricik Atam;
Biz Demokles'in kılıcını sapından değil, keskin yanından tutmayı marifet bildik.
Senin ruhunu gıdım gıdım içtik,
Tükettik...
Tükettik...
Tükettik...
Dedemden babama, babamdan bana politikacı tabiriyle 'enkaz devralmış'bulunmaktayız.
Bu gidişle biz, çocuklarımıza devredecek enkaz bile bulamayacağız...
Türk'tük, doğruyduk,çalışkanlığımız şüpheli;
Birinci vazifemiz; Türk istiklalini ve Türk Cumhuriyeti'ni Ilelebet muhafaza ve müdafaa etmek,
Ülkümüz;
Yükselmek, ileri gitmekti...
Uzun bir yoldu...
Yorucu ve yıpratıcıydı...
Adidas'larımız eskidi,
McDonalds'ta mola verdik.
Belki de 'Bir Türk dünyaya bedeldir' deyişini
Biz 'Her Türk dünyaya bedeldir'anladığımız için emanetini,
1 milyon beş yüzseksen bin kat küçültmeyi becerdik...
Verdiğin en önemli görev:
Bu ahval ve şeriat içinde dahi vazifem
Türk istiklalini ve cumhuriyetini
İlelebet muhafaza ve müdafaa etmektir,bilirim.
Muhtaç olduğum kudretin,
Sana güvenimde mevcut olduğunu belirtir,ellerinden hasretle öperim...
Baştan sonuna kadar okuyanlara teşekkürler sizler gerçek bir Atatürkçüsünüz bence.
YER: TÜRKİYE
YIL: 1938
SAAT: 09.05
ATATÜRK ÖLÜYOR ARADAN ONLARCA YIL GEÇİYOR
YIL: 2007
ATATÜRK TEKRAR DÜNYAYA GELİYOR...
DOĞRUCA MECLİSE GİDİYOR,
MEMLEKET NASIL YÖNETİLİYOR GÖRMEK İÇİN...
MECLİS KAPISINDA CUMHURBAŞKANI,BAŞBAKAN,DEVLET BAKANLARI KARŞILIYORLAR.
SALONDA EN ÖNE OTURTUYORLAR VE O GÜNKÜ ÜLKE SORULARI TARTIŞILIYOR...
OTURUM BİTİYOR, ATATÜRK Ü MECLİS LOKANTASINA GÖTÜRÜYORLAR,
YEMEKTEN SONRA OTELE GÖTÜRÜP YATIRIYORLAR....
ERTESİ SABAH OTELDEN ALMAYA GİDİYORLAR,
ATATÜRK ÜN ODASI BOMBOŞ..!!
VE MASANIN ÜZERİNDE BİR KAĞIDA YAZILMIŞ ŞU SÖZLER VAR:
'EFENDİLER... BEN İSTANBULA GİDİYORUM,
ORDAN BİR VAPURA BİNİP TEKRAR SAMSUNA ÇIKACAĞIM.
ÇÜNKÜ, BU ÜLKENİN BİR KURTULUŞ SAVAŞINA DAHA İHTİYACI VAR...'
BU KADAR ANLAMLI BİRŞEY DAHA YOKTUR SANIRIM
BU ÜLKEMİZ İÇİN...
Şimdi, diğer saçma sapan mailler yerine bu tür mailleri forwardlamak daha önemli değil mi?
Bu maili birilerine forwardlamazsan kimse sana kızmayacak,
Bir dileğin gerçekleşmeyecek ya da msn iconu maviye dönüşmeyecek,
Sadece gerçekleri, içinde bulunduğumuz durumu öğreneceksin...
Ve ülkemizin ne tür bir durum içinde olduğunu.....
UNUTMA;
Sen bir TÜRK evladısın...
VE
MUHTAÇ OLDUĞUN KUDRET DAMARLARINDAKİ ASİL KANDA MEVCUTTUR!!!
NE MUTLU TÜRK'ÜM DİYENE!!!