SELAM ARKADASLAR SITEMDE HOSCA VAKIT GECIRMENIZ DILEGIYLE...

Hitler`in gizli UFO planı

  • 5/11/2007


Alman Bild Gazetesi`nin haberine göre, Nazi döneminin karanlıkta kalan sayfalarına ışık tutacak bilgilerin yeraldığı bir belgesel yayınlanacak. Belgeselde, o dönemde yaşayan tanıkların görüşlerine yer veriliyor. İşte belgeselle ilgili detaylar: 1943`ten itibaren büyük bir çöküşe doğru sürüklenen Almanya`yı `mucize silahların` kurtaracağına inanan Hitler, emellerine ulaşabilmek için bilimin en uç sınırlarına başvuruyordu. `Kusursuz ırk` için insanlar üzerinde deneyler yaptıran Hitler, Nazi birliklerinden özel olarak seçilmiş askerlerini Haziran 1937`de UFO`larla ilgili araştırma yapmak üzere ülke dışına yolladı. Ekip, UFO`larla ilgili bilgiler topladı.

AVRUPA`DA DOLAŞACAKTI

Tahminlere göre 1942-1943 yıllarında Prag`daki bir otomobil atölyesinde UFO benzeri araçlar yapılmaya başlandı. Bu projeye de `V7` adı verildi. Hitler`in en büyük isteği, Avrupa üzerinde dolaşan ve radarlar tarafından farkedilmeyen bir Alman silahının, `büyük Almanya, kusursuz ırk` emellerini gerçekleştirmesi için hücuma geçmesiydi. Belgesele göre, 1944 yılında UFO`larla yapılan ilk testler başarıyla sonuçlandı. Hitler, Mussolini`ye de mükemmel silahını gösterdi. Mussoli`nin o dönem askeri danışmanlığını yapan 84 yaşındaki Luigi Romersa, Discovery Channel`a şu bilgileri veriyor: `Almanlar`ın yaptığı uçan daireyi ben de gördüm. Yuvarlaktı, ortasında bir pilot kabini vardı. Pilotun ayakta durması gerekiyordu.` Ancak İkinci Dünya Savaşı sırasında geliştirilen UFO`lar göklerde uçamadı. Çünkü araçlarda yapım hataları ve malzeme eksikliği vardı. Daha sonra ABD Ordusu, Prag`daki atölyeyi ele geçirdi. Böylece Hitler`in rüyası, Avrupa`nın ise kabusu olabilecek bu silah başarılı olamadı.

PRAG`DAKİ ATÖLYEDE YAPILDI

O yıllarda Almanya`da genç bir mühendis olan Andreas Epp, Nazi yetkililerine UFO projelerini sunmuş, ancak bunlar kabul edilmemişti. 1997 yılında hayatını kaybeden Epp, ölmeden önce kaleme aldığı anılarında şunları anlatıyordu: `Prag`daki Skoda Atölyesi`nde `uçan disk` adıyla anılan UFO benzeri araçların yapıldığını duydum. Benim onlara sunduğum projeyi çaldıkları için küplere bindim.` İngiliz hava tarihçisi Henry Steven ise, Naziler tarafından yapılan bu uçakları doğruluyor ve `Altta pervaneleri bulunan uçaklar jet sistemine sahiplerdi` diyor.


Daha detayli bilgi icin:

http://www.naziufos.com/

Cehennem ısınıyor mu, soğuyor mu?

  • 5/11/2007

Washington Üniversitesi Kimya Fakültesi lisans öğrencilerine yazılı sınavda şu soru gerçekten soruldu:

'Cehennem ısınıyor mu, soğuyor mu? Tezinizi bir örnekle ispata çalışın.'

Öğrencilerin çoğu, teorilerini 'gazlar sıkışınca ısınır, genleşince soğur' diyen Boyle Kanunu ile desteklediler. Bir öğrenci hariç!! Öğrenci şu cevabı verdi:

'Bu soruya cevap verebilmek için ilk bilmemiz gereken, cehennem'in kütlesinin zaman içinde gösterdiği değişim. Özetle, Cehennem'e belli bir sürede ne kadar ruh giriyor, ne kadar ruh çıkıyor, bunu bilmeliyiz.

KAÇ RUH GIRIYOR ???

Hipotez olarak 'Bir ruh Cehennem'e bir kere girince bir daha çıkamaz' demek zannediyorum yanlış olmayacaktır. Demek ki, cehennem'e sürekli giriş var ama çıkış yok.

Elimizde olması gereken ikinci veri, Cehennem'e ne kadar ruhun girdiğidir. Bazı dinler 'Benim dinimden olmayanlar Cehennem'e gider' der. Buradan da herkesin (yani bütün ruhların) Cehennem'e gittiği sonucunu çıkarabiliriz.

RUH NÜFUSU ARTIYOR !!!

Şimdi, üçüncü olarak, Cehennem'in kütlesine bir göz atalım. Boyle Yasası'na göre, Cehennem'in ısısının ve basıncının aynı kalması için, hacminin yeni ruhların hacmi kadar artması gerekir. Bu durumda iki olasılıkla karşı karşıyayız:

1- Eğer Cehennem, yeni gelen ruhların hacminden daha yavaş büyüyorsa, ısısı ve basıncı, Cehennem'in sağının solunun delinmesine kadar artar.

2- Eğer Cehennem, yeni gelen ruhların hacminden daha hızla büyüyorsa, ısısı ve basıncı, Cehennem buz gibi olana kadar düşer.

Peki bu iki olasılıktan hangisini doğru kabul etmeliyiz? Elimizde delil var mı??? Var :

(a) Üniversiteye ilk girdiğim yıl Miss Therese Banyan'ın koyduğu şartı geçerli kabul edersek (Miss Banyan bana 'Cehennem'de soğuk bir gece yaşanmadan seninle yatmam' demişti)...

(b) Ben de dört yıldır bu okulda olup hala Miss Banyan'ı yatağa atamadığıma göre...

(c) Aksi ispat edilene kadar Cehennem ekzotermiktir (ısı verir).'

Yıl bitirme imtihanına girenler arasında sadece bu öğrenciye yıldızlı A notu verildi.

Garip Ama Gerçek

  • 5/11/2007

Exxon'a ait bir petrol tankeri Kanada açıklarında battıktan sonra, iki tane deniz ayısı 80.000 dolar harcanarak temizlenmiş ve büyük bir törenle denize bırakılmışlar. Tam 2 dakika sonra herkesin gözleri önünde bir katil balina deniz ayılarını yemiş.

New York'ta yaşayan bir psikoloji öğrencisi kız boş odasını bir marangoza kiralar. Amacı onunla konuşup, adamın davranışlarını incelemek. Ama iki hafta sonra marangoz kızı bir balta ile parçalar.

Bonn'da iki gösterici, domuzların kesimevi'ne barbarca götürülüp orada kesilmelerini protesto ederken, domuzlarin bulunduğu yerin kapıları kırılır ve iki bin domuz kaçışırken, iki göstericiyi ezerek öldürürler.

Amerika'da kadının biri evine gelir ve kocasını mutfakta titrerken görür. Belinden su-kaynatıcı'ya doğru bir kablo gitmektedir. Kadın hemen kalın bir tahta parçası bulur ve adamın koluna vurarak onu elektrik şokundan ayırmaya çalışır. Adamın kolu iki yerinden kırılır. Sonradan anlaşılırki, kocası orada mutlu bir şekilde wallkman dinliyordur.

Irakli bir terorist postaya bombalı-mektup verir. Posta ücreti eksik ödendiği için mektup kendisine geri postalanir. Herşeyi unutan terorist mektubu açınca parcalanarak ölür.

Bu Bilgiler İleride Lazım Olabilir

  • 5/11/2007

Güney Afrika Sundew bitkisi, yapışkan tüyleri ile böcekleri tuzağa düşürür. Bu bitkinin yaprakları uzun kırmızı tüylerinin ucu, böcekleri kendine çekecek kokuyu içeren bir sıvı ile kaplıdır. Sıvının bir başka özelliği ise son derece yapışkan olmasıdır. Kokunun kaynağına yönelen böcek, bu yapışkan tüylere takılır. Bir süre sonra yaprağın tümü, tüylere yapışan böceğin üzerine kapanır ve bitki, böceği sindirerek kendisi için gerekli olan proteini elde etmiş olur.
David Attenborough, The Private Life of Plants, s.81-83

 

Ateş böceklerinin yaydıkları ışığın en önemli özelliği, ateşle ve sıcaklıkla ilgisinin olmamasıdır; buna "soğuk ışık" denilir. Bu, günümüzdeki aydınlatma teknolojisinin ulaşmaya çalıştığı bir hedeftir. Normal bir ampul, elektrik enerjisinin ancak %3-4'ünü ışığa dönüştürüp, kalan kısmını ısıya dönüştürür. Ateş böcekleri ise %100 bir verimle ışık üretirler. 

Bilim ve Teknik, Sayı 239, s.10

 

Kuzey Kutbu'nda yaşayan deniz kırlangıçları, her yıl 30.000-40.000 km. kanat çırparlar. Bu kırlangıçların vatanları Kuzey Kutbu'dur. Fakat her yıl Kuzey Amerika, Grönland ya da Sibirya'daki üreme bölgelerinden, Kuzey Kutbu sularındaki kışlık bölgelere doğru yolculuk yaparlar.
Deligeorges, S., Recherche, Kasım 1996

 

Penguenler, Güney Kutup Bölgesi'nde yaşarlar. Bu hayvanların vücut sıcaklığı 400C, yaşadıkları ortamın sıcaklığı ise -400C'dir. Bu da penguenlerin, 800C'lik bir sıcaklık farkına dayanmaları demektir. Bunu sağlayan, hayvanın derisinin altında bulunan kalın yağ tabakasıdır. Bu tabaka, vücut sıcaklığının kaybolmasına engel olur.
Bilim ve Teknik, Sayı 255, s.35

 

BAZI KUŞLAR

 

Bazı kuşlar yaralanmış veya uçamıyormuş gibi yaparak yavrularını düşmanlardan korurlar. Bir düşman yaklaştığında anne kuş yuvasından sessizce uzaklaşır. Çığlıklar atarak ve kanatlarından birini sallayarak, yerde kanat çırpmaya başlar ve yaralı taklidi yaparak düşmanın dikkatini kendi üzerine çeker. "Yaralı" kuşu yakalamaya çalışan yırtıcı hayvan, anne kuş tarafından bu yöntemle yuvadan çok ilerilere götürülür. Yavrusunu güvenceye aldıktan sonra anne kuş uçarak düşmandan uzaklaşır.
Russel Freedman, How Animals Defend Their Young? s.51

 

Çoğu tırtılın tüylerine dokunulursa büyük acı verir. Bu tür tırtıllar genellikle parlak renktedir. Bu dikkat çekici rengiyle tırtıl, kendisini yemek isteyen herhangi bir canlıyı uyarmış olur.
David Attenborough, Yaşadığımız Dünya, s.64

 

Bir arı kovanını korumak, kovanın bekçileri için intihar anlamına gelebilir. Bal arılarının iğnelerinde bir kirpinin dikeni gibi küçük oklar vardır. Düşmanı sokan arı uçmaya çalışırken iğne orada takılı kalır ve arının karnının arka tarafı yırtılır. Karnının yırtılmış kısmında, zehir salgısı ve onu kontrol eden sinirler vardır. Arı bu yaralanmadan dolayı ölürken, kovanın geri kalanı bu sayede korunmuş olur.
Russel Freedman, How Animals Defend Their Young? s.63

 

Kunduzlar, insanlar gibi su kanalları, ağaçtan kulübeler, yeraltı inleri ve özellikle akarsular üzerinde barajlar yaparlar. Bu barajların uzunluğu bazen 20 m.'yi bulur.
Wild Encounters Tale of Beaver, Karvonen Films Ltd.

 

Afrikalı terzi kuşu, yuvasını yaprakları dikerek gizler. Erkek terzi kuşu bir dalın sonunda, birbirine yakın gelişen iki ya da daha fazla geniş yeşil yaprağı seçer. Sivri gagasıyla her bir yaprağın kenarına delik açar. Sonra da bir terzinin ipliği kullanması gibi topladığı örümcek ağlarını veya bitki liflerini kullanır. Lifleri deliklerden çeker ve düşmesini engellemek için her ilmiği düğümleyerek yaprakları birbirine diker. Bu yapraklarla kaplı kesenin içinde ayrıca eşinin yumurtalarını koyduğu gizli bir yuva dokur.
The Encyclopedia of Animal Behaviour, s.42

Kral kontrolünde zina

  • 4/11/2007

Kral kontrolünde zina İngiltere tarihinin en kanlı ve dramatik zamanlarından biri kral VIII. Henry zamanıdır...
Veba, katliam, savaşlar, uzak diyarlarda sömürgelere gidenler, orada kaybedilenler ve buna benzer sebeplerle ülkenin nüfusu neredeyse yarı yarıya düşmüş, Kral ülkesinin geleceğinden ciddi bir biçimde endişelenmeye başlamıştır.
Ama yaptırdığı araştırmalar sonucunda ülke hapishanelerinde çok sayıda serseri, hırsız katil vs. ve çok sayıda fahişe olduğunu tespit etmiş ve nüfus artışını sağlayabilmek amacıyla kral kontrolünde hapishanelerde çiftleşmeler organize etmiştir.
Dünyaya getirilen çocukları da İngiliz Kraliyeti,yetistirme ve topluma katma işini üstlenmiştir.
Bu nüfus arttırma işlemine
"Fornication Under Control of the King" yani "Kral kontrolünde zina" denmiş ve FUCK olarak kısaltılmıştır.
Bu Fuck işlemleriyle İngiltere nüfusu 10 yıl içersinde 2 ye katlanmıştır. "Fuck" kelimesi de İngilizciye buradan girmiştir. Bu olayın Tarih kitaplarıyla sabiti doğrudur.

SONUÇ: Buradan bizim anladığımız da Ingiliz halkının yarısı ............?

"Q33NY" Anlamını Merak Edenlere!

  • 4/11/2007

Önce wordü açın ve yazı boyutunu 95 falan yapın bilmeyenler 72 yapabilir

Ardından BÜYÜK HARFLE ikizkulelere çarpan uçağın sefer numarasını yazın

Q33NY

ve yazı karakterini "windings" olarak ayarlayın. Şaşırtıcı değil mi.

Usame bin ladin bunu da ayarlamış olmalı.

Bu arada bunu daha sonra yazacaktım ama birileri çıkıp da saçmalama insanları yanlış yönlendirme demesinler diye eklemeye karar verdim.
Q33NY diye bir sefer sayısı yok bu bir şehir efsanesi sefer sayıları

ikiz kulelere çarpan 11 sefer sayılı american airlines'a ait uçağın uçuş kodu: aa011, kuyruk numarası ise n334aa'dır..

İkiz kulelere çarpan 175 sefer sayılı united airlines'a ait, ikinci uçağın, uçuş kodu: ual175, kuyruk numarası ise n612ua'dır..

Pentagona çarpan 77 sefer sayılı american airlines'a ait uçağın, uçuş kodu: aa077, kuyruk numarası ise n644aadır..

Somerset'e düşen 93 sefer sayılı united ailrlines'a ait dördüncü uçağın uçuş kodu: ual093, kuyruk numarası ise n591uadır..

Dünyada en yaygın olan spor futboldur.

  • 10/5/2007

MÖ 3000'li yıllarda dini ayinlerin bir parçası olarak yaygınlaşmaya başlayan bowling, asıl popülaritesine 1952 yılında otomatik kuka yerleştiricilerin keşfinden sonra ulaşmıştır.
Bir golf topunun etrafında 336 adet girinti bulunmaktadır.
Arjantin''de bazı Diego Armado Maradaona hayranları onu mesih ilan ederek Diegoryen Kilisesini kurmuşlardır. İbadet için de 1986''da İngiltere''ye attığı ünlü "Tanrının eli" golünü tekrar tekrar seyrederler.
Dünya Snooker şampiyonu Joe Davis’in sadece bir gözü iyi görmekteydi.


Sadece Amerika’da 10.000’den fazla golf alanı vardır.
Ünlü basketbolcu Wilt Chamberlain, kariyeri boyunca hiç faul nedeniyle oyundan atılmamıştır.
Bowling oyunu ilk kez 1862 yılında ortaya çıkmıştır.
Şu anda ay yüzeyinde 3 golf topu bulunmaktadır.
1994 yılında Dünya Kupasında Bulgaristan Milli Takımı oyuncularının hepsinin soyadı OV harfleriyle bitiyordu.
Basketbolda hükmen galip gelen takım maçı 2-0 kazanmış kabul edilir. Futbolda ise hükmen galibiyet sonucu 3-0 olarak belirlenmiştir.
Taekwon-do'nun 1. pumsesi Evren'in varoluşunun başlangıcını simgeler.
Efsanevi futbolcu Pele’nin tam adı: Edson Arantes do Nascimento idi.
Atletizmin erkekler gülle atma branşında kullanılan güllenin ağırlığı 7,260 kg'dır.
Bowling, ilk olarak bundan yaklaşık 7000 yıl önce Mısırda oynanmaya başlamıştır.
Ünlü müzik grubu Simply Red’in ismi futbol sevgisi sayesinde şekillenmiştir. Grup üyelerinin favori takımı olan Manchester United’ın renkleri grubun ismindeki gibi kırmızıdır.
Olimpiyatlar ilk kez 1886 yılında düzenlenmiştir. O yıldan günümüze kadar tüm olimpiyatlara kesintisiz katılan iki ülke Yunanistan ve Avusturalya’dır.
Dünyanın çeşitli yerlerinde her gün 12 yeni golf deliği inşa edilmektedir.
Basketbol Kanadalı James Naismith tarafından 1891 yılında icad edilmiştir.
Tek atışta topu deliğe sokmayı başaran en genç golf oyuncusu; 5 yaşındaki Coby Orr’dur. Minik Coby bu rekoru 1975 yılında Amerika San Antonio’daki Riverside Golf alanında 103 yard uzunluğundaki bir delikte kırmıştır.
El Salvador ve Honduras arasında oynanan 1970 Futbol Dünya Kupası maçı o kadar elektrikliydi ki, sonuçta iki ülke arasında 3 gün süren bir savaş çıkmıştır.
Türklerin yüzyıllardan beri oynadıkları bir ata sporu olan Cirit'in diğer bir adı da Çavgan'dır.
1850 yılından önce golf topları derinin içine kuş tüyü doldurularak yapılırdı.

Hilalin Gözüktüğü İlk Gece

  • 9/5/2007

Ege' de bir efsane vardır; " Hilal' in gözüktüğü ilk gece, yıldızların altında denize dileğinizi iletirseniz, deniz size mutlaka geri döner ve dileğinizi yerine getirir... "

Gülay, iskelenin ucuna doğru yürümeye başladı. Güneş, batmaya hazırlanıyordu ve deniz oldukça dalgalıydı. Dalgalar zaman zaman iskeleyi aşıp, ayak bileklerini ıslatıyordu. Yavaş ve donuk gözlerle, iskelenin ucuna kadar yürüdü ve durdu. Yavaş hareketlerle oturarak ayaklarını denize bıraktı. Bacakları ıslanıyor, arada bir gelen dalgalarla da baldırlarına kadar ıslanıyordu. Gözlerini kısarak ufuğa baktı. Turuncu ve kırmızının karışımından oluşan karışım, hafif hafif karanlık maviye karışıyor ve bulutların arasından karşıdaki adalar gözüküyordu. Gökyüzünde bulutlar simetrik bir şekilde duruyorlar ve çok hafif bir şekilde ilerliyorlardı.


Gülay bir İstanbul çocuğuydu. Genç yaşta aşık olmuş, okuduğu üniversiteyi sevdiği adamla evlenmek için bırakmıştı. Çok kısa bir zamanda hazırlıklarını tamamlamışlar ve sade bir düğünle evlenmişlerdi.


Evliliklerinde, kimsenin çözemediği bir mutluluk sırrı vardı. Onlar hiç tartışmaz, kavga etmez ve daima iyi geçinirlerdi. Herkes bunu kötüye yorsa bile, onlar böylesine mutlu ve huzurlu iki sene geçirmişler, ikibin sene daha geçirmeye yetecek kadar da yanlarında sevgi biriktirmişlerdi. Mutluluk sırları eşinin trafik kazasında hayatını kaybetmesiyle son buldu. Gülay, adeta yıkılmış ve erimişti. Kazadan aylar sonra bile halen eşinin eve döneceğini düşünür, her akşam onu karşılamak için en güzel kıyafetlerini giyerdi. Gece olduğu halde halen eşi eve gelmeyince, sinir krizleri geçirir, ağlayarak sabahı bulurdu. Ailesi bir süre sonra Gülay' ı yanına almıştı. Daha sonraları iyice içine kapanan genç kadın, zamanla insanlarla konuşmayı bile bırakmış ve sadece dalgın dalgın düşünür olmuştu. Böyle zor geçen 1 senenin ardından Gülay psikolojik tedavi görmeye başlamış ve ilaçlarla yaşamaya alışmıştı. İlaçlar onu bol bol uyutuyordu. Uyandığı zamanlarda karnını doyuruyor, eşine mektuplar yazıyor ve akşamları erken saatlerde tekrar uykuya dalıyordu. Bir süre sonra uyku ilaçlarının müptelası olan genç kadın, doktor tavsiyesiyle, ailesi ile birlikte Çanakkale' ye taşındı. Evleri Çanakkale yolu üzerinde bir köyün biraz uzağındaydı. Evlerinin hemen arkasında yükselen yüksek dağlar ağaçlarla kaplıydı. Evlerinin hemen önünde ufak bir bahçeleri ve deniz balkonları vardı. Bahçenin önünde taşlıkla kaplı bir sahil ve hemen ilerisinde deniz vardı. Gülay denize girmeyi çok sevmesine rağmen, buraya taşındıklarından beri hiç denize girmemişti. Gündüzleri bahçedeki çiçekler ve ağaçlar ile uğraşıyor, ailesinin sohbetlerini dinliyor ve akşamları deniz balkonlarında eşine mektuplar yazıyordu.


Ayaklarına gelen suyun soğukluğu ile irkildi. Hava iyice kararmaya yüz tutmuş ve az önceki o güzel renk karışımı, yerini sise bırakmıştı. Deniz biraz daha durgunlaşmış ve dalgalar yerini ufak çırpıntılara bırakmıştı. Burada her insan mutluluğu tadabilirdi çünkü doğanın güzelliklerini her saat görebilirdiniz. Sabahları adeta bir havuz gibi sakin olan denizde yürüyerek bile balıkları seyredebilir, akşamları çıkan rüzgarlar ile ruhunuzun en derinliklerinde yolculuklara çıkabilirdiniz. Fakat bunlar genç kadını mutlu etmeye yetmiyordu. O, eşinin ölümüyle birlikte sanki bir yarısınıda kaybetmişti. Gördüğü her güzelliği ve tadına baktığı her mutluluğu onunla paylaşmadığı sürece, ne anlamı vardı bu güzelliklerin ? İçi her zamanki gibi, kara bulutlarla kaplanmıştı. Ufukta görebildiği son noktayı seçmeye çalışıyor ve amansız bir şekilde içinin yandığını hissediyordu. Bu acımasız olay neden onun başına gelmişti ? Devamlı mutluluğunun neden ve kimin tarafından kıskanılıp, yok edildiğini düşünüyor fakat bir türlü düşüncelerini bir yere bağlayamıyordu. Eşini her düşünüşünde, ona bir daha dokunamayacağını, bir daha öpemeyeceğini ve bir daha asla onun kokusunu koklayamayacağını farkediyor ve bu düşünce yüreğini sıkıyordu. Kurtulmak için çırpınsa bile kurtulamıyor, çevresinde ki herşeyin bir çaresizlik çemberiyle sarıldığını hissediyordu. Her gece uyurken, rüyasında eşi ile buluşacağını düşünüyor ve bu düşünce onun karanlıklarında, sıcak ve parlak bir ışık oluşturuyordu. Bu ümitle uykuya dalıyor, fakat bir türlü eşini rüyasında göremiyordu.


Rüyasında onu görebilmek için bir çok yol denemiş fakat hiç birinde başarılı olamamıştı. Bu onu gitgide dahada ruhunun derinliklerine götürüyor, saatlerce boş boş düşünmekten başka birşey yapmıyordu. Ailesi bu duruma çok fazla üzülüyor, biricik kızlarının tekrar eski haline gelmesi için ellerinden geleni yapıyorlardı. Lakin hiç biri genç kadının yüzünü güldürmüyordu, o sanki intihar etmeyi gururuna yediremediğinden dolayı sadece yaşamını sürdüren biri haline gelmişti. Bu durumdan nasıl ve ne zaman çıkacağını hiç kimse bilmiyor fakat bunun böyle sürüp gidemeyeceğini tahmin ediyorlardı. Buraya geldiklerinden beri ilaçlarını da kullanmıyordu. Ailesi, onu ilaç kullandığı zamanlardan daha iyi görüyordu. Çünkü kızları ilaç kullanırken devamlı uyuyor, söylenen hiç birşeyi anlamıyor ve daima hasta gibi oluyordu. Oysa şimdi, sabah erken kalkıyor, bahçeyle uğraşıyor, deniz kenarında oturuyor ve alışagelmiş mektuplarını yazıyordu. Onlar için bu bile, oldukça iyi bir gelişmeydi.


Gülay iskeleden kalktı ve eve doğru yürümeye başladı. Sahilde ki taşlardan dolayı düzgün yürüyemiyor ve yalpalıyordu. Çocukluğundan beri buraya gelip gittiklerinden, denize dair olan tüm hikayeleri bilirdi. Yarın ay hilal şeklini alacaktı ve genç kadın bir dilek dileyecekti. Eve ulaştığında akşam yemeği hazırlanmıştı. Sessiz bir şekilde yemeğini yedi ve odasına çekildi. Yarın için içi umutla dolmuştu. Kimbilir belki gerçekten deniz ona geri döner ve isteğini yerine getirirdi. Bu düşüncelerin verdiği garip bir huzurla uykuya daldı.


Sabah uyandığında henüz güneş yeni doğuyordu. Uzun zamandır yaptığı gevşek hareketlerin tersine, büyük bir çeviklikle yatağından sıçradı. Üzerini değiştirip yatağını ve odasını topladı. Kahvaltısını yaptıktan sonra her zamanki gibi bahçedeki çiçeklerle ilgilenmeye başladı. Çiçeklerin hepsi bugün daha bir canlıydılar. Gülümsemeyi unutan yüzü ile onlara gülümsedi ve her biriyle tek tek ilgilenmeye başladı. Diplerini temizliyor, sularını veriyor ve hepsine birer öpücük konduruyordu. Gülay' ı balkondan izleyen annesi ve babası birbirlerine sarıldılar. Onu böyle görmek onları çok mutlu etmişti. Akşama doğru genç kadın deniz balkonuna gitti ve büyük bir titizlikle kağıdı önüne yerleştirip, kalemini çantasından çıkardı. Yazacağı her kelimeyi özenle seçmeliydi. Düşüncelerini netleştirdi ve yazısına başladı ;


" Sevgili Deniz,


Bilirsin, çocukluğumdan beri devamlı seninleyim. Tatil için geldiğimiz zamanlarda saatlerce seninle dans eder, İstanbul' a döndüğümüzde devamlı seni izlerdim. Sen kimi zaman durgun, kimi zaman neşeli olurdun. Hep bunu çözmeye çalıştım ve artık çözdüğümü sanıyorum. Sanırım sen aya aşıksın deniz. Ne zaman ay çıksa, onun ışıklarını alıp, binlerce yakutmuş gibi yansıtıyorsun. Rüzgar ile konuşuyor, kıyı ile oyunlar oynuyorsun. Akşamları kimseye içini göstermiyor, adeta içine bakmaya çalışan olursa, sendeki aşkı göreceklermiş gibi kendini saklıyorsun. Fakat sabahları ayın yerini güneşe bırakmasıyla birlikte durgunlaşıyor, kendini unutuyorsun. Akşama kadar böyle zaman geçirip, akşam kendini aya hazırlıyorsun. Kimi zamanlar rüzgar şiddetleniyor ve bulutlar ayı kapatıyor. Böyle zamanlarda, sevdiğini göremediğin için oldukça sinirleniyor ve içinde ne bulursan darmadağın ediyorsun. Ben senin öfkeni kıyılara vurduğun tekmelerden bile anlıyorum denizim. İnan bana, belki de seni benden iyi anlayacak kimse yoktur...


Söyle bana denizim, bir gün ayın hiç bir zaman doğmayacağını anlasan ne yapardın ? Bir daha hiç yakamozlar oluşturamayacağını, onunla olan sevginizin içinde olmasına rağmen onu asla göremeyeceğini bilsen ne düşünür, ne hissederdin ? Eminim ki öfkeyle buraları yıkardın ve bir daha hiç yüzün gülmezdi. İşte sevdiğini kaybetmek böyle birşey denizim. Sen ayını asla kaybetmeyeceksin ama ben güneşimi kaybettim. Onu her düşündüğümde içim ağlıyor, yaşam duruyor. Hiç bir şey yapmak istemiyorum. Bedenimi yırtmak ve gökyüzüne yükselmek, her neredeyse onu bulmak istiyorum. Lakin hiç bir şekilde onu tekrar göremiyor ve ona tekrar sarılamıyorum. Anlattıklarımı her gün az çok gözlerimden anladığını farzediyorum. Bu yüzden sana yazmaya ve senden yardım istemeye karar verdim denizim. Hilal' in göründüğü ve senin en sevinçli olduğun bugün senden bir dileğim olacak. Beni sevdiğime kavuştur denizim. Bir defalığına bile olsa onu görmek istiyorum. Beni aydınlatan, neşemi yerine getiren ve zamanla hayatımın anlamı olmuş o gülümseyişini görmek istiyorum. Artık buralarda daha fazla onsuz kalmak istemiyorum. Ne olur denizim, beni onunla buluştur. Onu görmeme ve bir defacık dahi olsa sarılmama aracı ol. Beni anlayacağını umud ediyor ve bana dileğim ile ilgili geri dönmeni bekliyorum.. "


Gülay, mektubunu dikkatle katladı ve göğsüne yerleştirdi. Akşam yemeğini yedikten sonra iskeleye çıkarak bir süre karanlıkta hiç bir ışığın meydana getiremeyeceği o güzel yakamozu izledi. Ardından yaşlı gözlerle dileğini denize bıraktı ve gözlerini kapattı. Sanki deniz dileğini hemen yerine getirecek gibi hissediyordu. Sanki gözlerini açsa, sevdiğini karşısında görecek ve bu doğaüstü olaya deniz neden olacaktı. Yavaşça gözlerini açtı ama sevdiğini göremedi. Gözlerinden bir kaç damla yaş, denize damladı. Genç kadın büyük bir hüzünle yürüyerek evine gitti ve kimsenin yüzüne dahi bakmadan odasına kapandı. Ağladı, ağladı, ağladı.. Hayat, yaşanılabilecek bir olgu olmaktan çıkmış ve adeta bir çileye dönüşmüştü. Buna daha fazla sabredemiyordu. Fakat aksi yöndede yapabilecek hiç birşeyi yoktu. Kalbi daralıyor ve nefes alması zorlaşıyordu. Derin derin nefes alarak kendine gelmeye çalıştı fakat her nefes alışında göğsü sızlıyor adeta nefes alırken bedeni yırtınıyordu. Hırıltılar çıkarmaya başladı. Hızlı hızlı öksürdü ve bir süre sonra kendine geldi. Oldukça halsiz kalmıştı, yatağına uzandı gözlerini kapattı.


Gece uykusunda bir rüzgar hissetti. Galiba balkon kapısını açık unutmuştu. Ama kalkıp kapatabilecek hali de yoktu. Rüzgar ayaklarından beline doğru ilerledi ve göğsünden başına kadar inanılmaz bir yumuşaklıkla esip gitti. Gülay, rüzgar ile birlikte muhteşem bir huzur duygusuna sarınmıştı. Gözlerini açtı. Gördüklerine inanamayıp, gözlerini tekrar kapatıp açtı. Denizin ortasındaydı. Sahilden bir hayli uzakta olmasına rağmen evlerini zar zor görebiliyordu. Denizde yürüyebiliyor ve koşabiliyordu. Büyük bir sevinçle ordan oraya koşup durdu, kendince rüyasının tadını çıkartıyordu. " Gülay... " Duyduğu sesle irkildi. Ses tam arkasından geliyordu ve yıllardır hasret kaldığı bir sesti. Hızla arkasını döndü. Kocası yüzünde o bilindik gülümsemesiyle kendisine bakıyordu. Hiç birşey diyemeden, hasretle kocasına sarıldı. İşte dileği gerçek olmuştu, onca zamandır başaramadığı şeyi deniz başarmıştı. Kocasının kollarından ayrılmadan tüm gücüyle onu sıktı. Kokusunu öylesine özlemişti ki, yıllarca böyle durabilirdi. " Ah seni öyle özledim, öyle bekledim ki.. " Eşi yanıt vermeden onun yüzüne baktı. Gözlerinde hafif bir keder vardı. Genç kadın, gayet iyi tanıdığı kocasının yüzündeki gülümsemesinin ardına saklanmış, gözlerindeki kederi hemen farketmiş ve onunda yıllardır kendisini özlediğini düşünmüştü. Onu görmenin verdiği sevinçle hiç birşey düşünemiyordu. Kocasına tekrar sarıldı, onu tekrar kokladı. Hiç uyanmak istemiyor, kalan tüm yaşamı boyunca bu rüyanın devam etmesini istiyordu. Yılların verdiği özlem ve hasretle saatlerce konuştular. Birbirlerini ne kadar özlediklerini, birisinin olmadığı yaşamda diğerinin eksikliğinin nasıl hissedildiğini anlatıp durdular. Her ikiside heyecanlı ve sevinçliydi. Bir o kadarda hüzünlüydüler. Genç kadın güneş ufuktan yavaş yavaş doğarken, gözlerini bakmaya doyamadığı kocasından alarak denize çevirdi ve ağlamaya başladı. Kocası " Ağlama.. " dedi. Ağlamaması imkansızdı, birazdan uyanacak ve bu güzel gece sona erecekti. Bir ay boyunca yine kocasına hasret kalacaktı. Ona hızlı hızlı yine mektup yazacağını, hiç durmayacağını, her ay hilali sabırsızlıkla bekleyeceğini söyledi. Kocası elleriyle karısının ağzını kapattı. Gözlerinde garip bir bakış vardı. Gülay' ı öptü. " Gitme desem de, gideceksin, fakat döneceğinde unutma, burada seni bekliyor olacağım.. " dedi. Güneş doğmuştu, gülay artık uyanması gerektiğini ve uyanmazsa ailesinin endişeleneceğinden, onu zorla uyandıracaklarından, bu güzel rüyanın sarsıntılarla bitmesini istemediğinden bahsetti. Ona son defa sarılarak, denizin üzerinden yürümeye başladı. Evine doğru yaklaştıkça yüreği sızlıyordu. Ara ara arkasına bakıyor ve kocasının orada beklediğini görmek içine tarifi imkansız bir huzur veriyordu. Gözyaşları içerisinde sahile çıktı ve evlerinin önündeki kalabalığı farketti. Biraz daha yaklaşınca, kulakları annesinin feryatlarıyla çınladı..


" Gülay, Gülaaay, Gülaaaay.... "

Hayalet Otostopçu

  • 9/5/2007

Adamın biri, bi cumartesi gecesi evine dönüyomuş. Birden 15-16 yaşlarında sevimli bi kızın yolun kenarında otostop yaptığını görmüş. Adamın da aynı yaşlarda iki kızı varmış. Hemen arabayı kızın yanına yanaştırmış, “Gece yarısı böyle ıssız bir yerde n’apıyosunuz Allah aşkına? Bu saatte otostop mu yapılır?” demiş. Kız, “Uzun hikaye. Rica etsem beni evime götürür müsünüz? Buraya çok yakın. Bu iyiliğinizi ömür boyu unutmam” diyerek arka koltuğa oturmuş.


Kızın üzerinde cicili bicili, hoş bi elbise varmış. Evinin adresini vermiş. Gerçekten de yakınmış ev. Adam eve vardığında önünde durmuş, “İşte geldik küçük hanım” diyerek arka koltuğa dönmüş ama arkada hiç kimse yokmuş. Gözlerine inanamamış taabi. Hemmen arabasından inip evin kapısını çalmış. Beyaz saçlı, çok yorgun görünen yaşlı bi kadın açmış kapıyı. Adam heyecanla, “Bana inanmayacaksınız ama yoldan küçük bi kız aldım. Bana buranın adresini verdi ama tam geldiğimizde...” Yaşlı kadın adamı susturmuş, “Biliyorum, biliyorum” demiş, “Sonra da ortadan kayboldu di’mi? Bu başımıza ilk defa gelmiyo. Her cumartesi akşamı aynı şey olur...”

Meğer kız bi cumartesi gecesi diskodan dönerken trafik kazası geçirmiş ve oracıkta ölmüş. Şimdi her cumartesi gecesi kazada öldüğü yerden otostop yapıp evine gelmek istiyomuş ama bunu bugüne kadar başaramamış. Kadın bunları anlatırken adamın gözü piyanonun üzerindeki kızın fotoğrafına ilişmiş. Evet, kız aynı kızmış ve üzerinde de aynı elbise varmış.

91 Yıllık Gerçek...Okuyun...

  • 9/5/2007

91 Yıllık Gerçek...Okuyun...
Yıl, 1915.
Çanakkalede kan gövdeyi götürüyor.
"Geçerim" diye saldıran emperyalistlerin insan kaybı, 200 bini aşmış...
"Geç de görelim" diyen dedelerimizin kaybı ise, 250 binin üstünde...
Mermiler havada çarpışıyor.
Cesetler toplanamayacak kadar çok...
Bu inanılmaz kıyıma rağmen, İngiliz Hükümeti durumdan memnun.
Çünkü gerçeği bilmiyor.
Çanakkaledeki İngiliz cephe komutanı, "Vaziyet gayet iyi... Bugün yarın geçeriz" raporları gönderiyor devamlı...
O sırada genç bir gazeteci var orada.
Avustralyalı.
Melbourne Age Gazetesinin muhabiri.
Görüyor ki, durum kel...
Hadise, hiç de İngiliz komutanın anlattığı gibi değil.
Türkler kafaya koymuş...
Kuru ekmek yiyor, bulursa üzüm hoşafı içiyor, şakır şakır ölüyor... Ama geçirmiyor.
Avustralyalı olduğu için özellikle dikkatini çeken bir konu daha var.
İngiliz komutanlar, karargâhta klasik müzik eşliğinde viski yudumlarken, Anzaklar patır patır gidiyor. En son iki tabur Anzak gönderiyorlar bir bölgeye... Türklerin, iki taburu yok etmesi iki saat bile sürmüyor.
Üstelik, müthiş bir sansür var.
Yazdığı haberler, İngiliz yetkililer tarafından engelleniyor.
Bakıyor ki, olacak gibi değil...
Sarılıyor kaleme, tüm gerçekleri tek tek anlattığı, 8 bin kelimeden oluşan, "Gelibolu Mektubu"nu yazıyor.
Özeti şu:
"Çanakkale geçilemez... Hemen çekilin."
Ve bu mektubu, sansürden kurtulmak için Avustralya Başbakanına "elden" ulaştırıyor.
Avustralya Başbakanı mektubu okuyor, gözlerine inanamıyor ve acilen, yine "elden", İngiltere Başbakanına ulaştırıyor.
İngiltere Başbakanı mektubu okuyor, Savaş Kabinesini topluyor, orada bir daha yüksek sesle okuyor...
Gizlice araştırılıyor.
Mektup doğru.
Hatta az bile yazılmış.
Cephedeki İngiliz komutanın, kendi poposunu kurtarmak için palavra attığı anlaşılıyor.
Ve karar veriliyor.
Komutan görevden alınıyor.
Emperyalistler, Çanakkaleden çekiliyor.
Yazdığı mektupla savaşın sona ermesini sağlayan genç gazeteci, Avustralyada "kahraman" gibi karşılanıyor.
"Sir" ünvanı veriliyor.
E tabii kapılar açılıyor...
Savaşa "muhabir" olarak giden gazeteci, savaştan sonra "gazete sahibi" oluyor.

Yıl, 1952.
Çanakkalede savaşın kaderini değiştiren "sir gazeteci" vefat ediyor.
Bir tane oğlu var...
O zamanlar, 21 yaşında.
Babasının gazetesinin başına geçiyor.
Çalışıyor, çalışıyor, çalışıyor.
Avustralyaya sığmıyor...
ABDye, Avrupaya el atıyor.
Bugün, 75 yaşında.
Dünya medya imparatoru.
75 televizyon kanalı...
175 gazetesi var.
TV kanallarıyla 600 milyon izleyiciye, gazeteleriyle 11 milyon okuyucuya hitap ediyor.

Yıl, 2006...
Çanakkalenin "dövüşerek" geçilemeyeceğini ilk anlayan "sir gazeteci" nin oğlu, Çanakkalenin nasıl geçileceğini gösterdi...
EFT yle.
Bastı parayı, TGRT yi aldı.

1. İsmi, Rupert Murdoch.

____________________________________________________

<-Önceki::Sonraki->


GOOGLE SITE

Online E-Devlet Hizmetleri
TC Kimlik No
Vergi Kimlik No
SSK Hizmet Dökümü
İnternet Vergi Dairesi
Motorlu Taşıtlar Vergisi
Telefon Rehberi
ÖSYM Sınav Sonuçları
ÖSYM Sınav Sonuçları
ÖSS Sonuçları
KPSS Sonuçları
KPDS Sonuçları
LES Sonuçları
TUS Sonuçları
ÜDS Sonuçları
ALS Sonuçları
DGS Sonuçları
Diğer Sınav Sonuçları
ÖSYM Sınav Takvimi
E-Devlet Linkleri:
Devletim.com
Online Hizmetler
Milli Eğitim Bakanlığı
Üniversiteler
Sağlık Bakanlığı
Emeklilik Hizmetleri
Hukuk ve Adalet
Emniyet Hizmetleri
Ekonomik ve Mali İşler
İş ve Eleman Arama
Genel Devlet Kurumları
Bakanlıklar
Valilikler
Belediyeler
Kaymakamlıklar
Siyasi Partiler
Silahlı Kuvvetler
Sivil Toplum
Engelli Sayfaları
Elçilik - Konsolosluklar
Avrupa Birliği
K.K.T.C.
Turizm
Tatil ve Gezi Rehberi
Deprem Linkleri
Haber Kaynakları

Google Adsense İle Web Sitenizden Para Kazanın!

sitene ekle

Ziyaretçi Selamlama



IP adresi

http://adminege.cx.tr

Türkçe Kelime
Türk Dil Kurumu Tabanli Arama Yapilmaktadir.