SELAM ARKADASLAR SITEMDE HOSCA VAKIT GECIRMENIZ DILEGIYLE...

Allah İsmi Resimleri

  • 21/1/2008


Şiddetle Tavsiye Ediyorum.

http://rapidshare.com/files/83622824/Allah__smi_Resimleri__124_Adet_.zip

Hat Sanatı Öğrenme Programı

  • 6/11/2007

 

Türkçe Açıklama
Yukarıda İsimleri Geçen 4 Hat Yazı Stilleri 700 Yılın Üzerinde Bir Geçmişe Sahiptir.. Son Yüzyıllarda, Hat Sanatının Üstadları Bu Sanatı Kusursuzlaştırmış, Göze Hoş Gelen Bir Sanat İşi Haline Getirmişlerdir..
Hat Sanatındaki Kirişlerin(1) Birleşme Kuralları O Kadar Karışıktır Ki, İslam Hat Sanatının Üstadlarından Biri Olmaya Başlamak İçin, Öğrenmek ve Uygulamak Yıllar Alır..
Ünlü Hattatlar Bu Sanata Ömürlerini Vakfetmişlerdir..

Not (1): Buradaki ''ligatures'' Kelimesinin Tam Karşılığını, Denilmek isteneni Anlamama Rağmen Çıkaramadım.. Hat Sanatında, Harflerin Birleştirilmesini/Birleştirildiği Yeri veya Noktasyı Kastederek ''Kiriş'' Deniyor..

 

http://rapidshare.com/files/42067327/Kelk_2000.rar

Faziletin Başı Utanma Duygusudur

  • 4/5/2007

"De ki: Rabbim ancak hayasızlıkları, onların açığını, gizlisini, günahı, haksız yere tecavüzü, hakkında hiçbir delil indirmediği şeyi Allah'a ortak koşmanızı, Allah'a karşı bilmediğiniz şeyleri söylemenizi haram kılmıştır." (7 Araf, 33)
     "Hayanın hepsi hayırdır." (Keş'ul Hafa, 1/369)
     Dünya ve ahiret saadetine kavuşmak isteyen kişi edep ve haya sahibi olmalıdır. Edep ve hayası olmayan bir kimseden hayır beklemek mümkün değildir. "Haya ile iman birbirini tamamlar, biri gidince diğeri de gider." (Hakim>
     Çirkin ve ahlLiksız bir manzara ile karşılaştığında utanan, başını öne eğen ve yüzü kızaran bir insan utanma duygusu taşıyan (haya sahibi) kimsedir. Çünkü insanlık şerefiyle bağdaşmayan bu ınanzaradan kalbi sıkıntı duymuş, duyguları incinmiş, vicdanı rahatsız olınuştur.
     Haya sahibi bir insanı, kötü bir işten caydırmak için, ona "Utanmıyor ınıısıtn?" demek yeterlidir. Büyüklerimiz "İnsandan utanmayan Allah'tan da utanmaz." clemişlerdir.
     Utanma duygusu taşıyan bir kimse, sadece~ insanların gördüğü yerde değil, insanların görmediği yerde de kötülükten kaçınan kimsedir. Böyle kimselerin ruh sağlıkları yerinde. vicdanları rahattır. Onları daima güleryüzlü. mütevazi ve güvenilir insanlar olarak görürsünüz.
     Haya sahibi bir insanda hile, yalan, sahtekarlık, hırsızlık, kovtıculuk, rüşvet, km, iftira gibi kötültikler olmaz, insan haya perdesini yitirince de yaptığının hesabından korkmaz, fakir-fukaranın malını talan etler, mtısibetzede ve mustazafların göz yaşlarından yüreği sızlanmaz.
     Haya, kalbi bozan günahlara karşı bir engeldir.
     Haya, insanın iman kuvvetini ve edep miktarını belirler.
     Haya, hayrın direği, karıştığı her iyiliğin temel unsurudur.
     Bütıla göz yuman haya sahibi olamaz.
     Haya sahibi, hakk'a cephe açmış olanlarla düşüp kalkmaz.
     Müslüman dilini, batıla dalmaktan ve konuşmaktan; gözünü avret yerlerine şehvetle bakmaktan; kulağını başkasınin sırlarını dinlemekten ve insanların ayıp yerlerini ortaya çıkarmaktan korumalıdır.
     İslarnsız haya ve faziletsiz bir insan, kendi şahsiyetini silmiş, şerefini yıkmış ve kötü arzularının esiri olmuştur.
     Rabbiııı bizleri haya ve faziletten ınahrum etmesin.

Türklerin İslâmiyet'e Girişi

  • 30/4/2007
Peygamberimizin, İslâm'ı tebliğiyle birlikte, dünyanın ücra bir köşesinde yaşayan küçük bir kavim, yeni ve büyük bir millet hâline geldi. Halife Hazret-i Ömer, emrindeki bir avuç Müslüman gâzisiyle 641'de Suriye ve Mısır'ı fethederek, koca Doğu Roma'nın kanatlarını kırdı. 642'de Büyük Sâsânî İmparatorluğu'nu yıkarak Ceyhun kenarına ulaştı ve Türklerle temasa geçti. Ancak bu devrede İslâm'ın merkezinde Hazret-i Ömer ve yerine geçen Hazret-i Osman'ın şehit edilmeleri ve sonraki yıllarda başlayan iç mücadeleler, 8. yüzyıl başlarına kadar, Türklerle Müslümanların münasebetlerini bir sınır komşuluğundan ileri götürmedi. Bazı kaynaklarda, Hazret-i Muâviye döneminde Ubeydullah bin Ziyâd'ın, Müslüman olan Türkleri Kûfe'ye yerleştirdiği belirtilmektedir. Daha sonra Emevîler tarafından, İslâm İmparatorluğu'nun bütün doğu bölgelerini içine alan Irak genel valiliğine Haccâc'ın getirilmesi ve bunun da Horasan'a, devrin sayılı kumandanlarından Kuteybe bin Müslim'i tayin etmesi (705), savaşları birdenbire alevlendirdi. Müslümanlar, kısa zamanda Mâverâünnehir'e hakim olduktan sonra Talas'a kadar akınlarda bulundular. Ancak, Türgiş Kağanı Şulu Han idaresindeki Türkler, 720 yılından itibaren cephelerdeki hakimiyeti ele alarak, Emevî ordularını bozguna uğrattı. Böylece Emevîler döneminde, Türkler karşısında başlangıçta başarıyla sürdürülen mücadeleler, sonuçta başarısızlıkla son buldu. Ancak bu mücadeleler, Türklerin İslâmiyet'i yakından tanımalarına ve tetkik etmelerine zemin hazırladı. Kısa bir süre sonra da, Türklerin İslâm'ın bayraktarı olarak dünya sahnesine çıkmasına vesile oldu. Türklerin hiçbir baskı veya zorla karşılaşmaksızın İslâm'ı kabul etmeleri, üç ana sebebe dayanmaktadır. Birincisi, Türklerin inanç ve yaşayışlarının İslâm'a çok yakın olmasıdır. Tek bir yaratıcıya iman, âhirete ve ruhun ölmezliğine inanma ve yaratıcıya kurban sunma gibi temel inanışlar İslâm'da da vardı. Zinâ, hırsızlık, gasp, adam öldürme, yalancılık ve koğuculuk gibi kötü huylar, İslâm dininde de şiddetle men ediliyordu. Nihayet, İslâmiyet'teki cihad emri, Türkün alplik ve fetih görüşüne uygun düşüyordu. Bu gibi sebeplerle öncelikle Mâverâünnehir (Türkistan) bölgesinde yaşayan Göktürkler arasında İslâmiyet yayılmaya başladı. Türklerin İslâmiyet'i kabullerinin ikinci safhası da bu sırada gerçekleşmeye başladı. Daha kuzeyde ve batıda yer alan Müslüman olmayan Türkler, özellikle Türkistan'la ticarî faaliyetleri sırasında, kendi dillerini konuşan ırkdaşlarının dinine, daha çabuk ve kolaylıkla girdiler.

Türkistan Türkleri arasında İslâmiyet'in bu ilk yayılışıyla, diğer Türklerin başka yabancı dinlere girişi, hemen hemen aynı devreye rastlar. Doğuda Uygurlar Mani, kuzeyde Hazarlar Mûsevî ve batıda Tuna Bulgarları Hıristiyanlık dînine girerlerken Mâverâünnehir'deki Türkler arasında da İslâm, 8. asrın başından itibaren yayılmaya başladı. Bu durumun diğer Türk ülkelerini de tesir ve cazibesi altına almaya başlaması, Abbâsîler döneminde oldu. Abbâsî halifelerinin, Türklere fevkalâde yakınlık göstermeleri, bu faaliyetin daha da hızlanmasına sebep oldu. Halife El-Mansur (754-775) zamanından itibaren Türkler, Arap ordularına asker olarak girmeye başladı. El-Me'mun döneminde (813-833) Türklerden özel muhafız birlikleri oluşturulmaya başlandı. Nihayet, Halife Mu'tasım zamanında (833-842) halifelik ordusunun esasını Türkler meydana getiriyordu. Türk ordusu için Samarra şehrini inşa eden halife, sarayını ve payitahtını da buraya nakletti. Müellifler artık, Türklerin Araplarla aynı millet gibi olduklarını (İslâm milleti) ve Bizanslılar gibi müşrikler yanında, gayrimüslim Oğuzlarla bile savaştıklarını yazmaktadır. Halife El-Mütevekkil zamanında (847-861) ise Abbâsî Devletinin en önde gelen üç şahsiyeti Türk'tü. 10. asrın ilk yarısında, emîrül-ümerâlığa iki Türk kumandanı, Beckem ve Tüzün, getirilmişti. Türklerin Bağdat'ta idareyi ele almaları üzerine, uzak eyaletlerde bulunan Türk valiler, müstakil birer hükümdar gibi hareket etmeye başladılar. İlk Müslüman Türk devletlerden bazıları, bu suretle kuruldu. Bunlar arasında, Mısır'daki Tulunoğulları Devleti (868-905), Ahmed bin Tulûn adında bir Türk kumandanı tarafından kurulmuştur. Ahmed bin Tulûn, Dokuz Oğuz Türklerindendi. İbn-i Tulûn, Mısır'ı birçok mîmârî eserle süslemiştir. Tulûnoğulları Devleti, 905'te sona ermiş ve yerine az zaman sonra Tuğaçoğlu Mehmed'in kurduğu Türk İhşidîler Devleti ortaya çıkmıştır. Ancak bu devletlerde, idareci zümrenin Türk olmasına karşılık, esas kitle yani halk tabakası, daha çok Mısırlılardan oluşuyordu.

İslâmiyet'in, devlet ve halk olarak Türkler arasında kabulü, ilk defa İtil (Volga) Bulgarları arasında gerçekleşti. Batıya giden Tuna Bulgarları, toplu olarak Hıristiyanlaşırken, İtil boyu ve Kazan havalisinde kalan asıl büyük Bulgarlar, özellikle Türkistan'la olan ticarî ilişkileriyle tanıma fırsatı buldukları İslâm'ı severek kabul ettiler. Bulgar hanı Almış, 920'de Bağdat'taki halifeye başvurarak, İslâmiyet'in öğretilmesi ve kaleler inşası için, kendilerine din ve ihtisas adamı gönderilmesini istedi. Halife Muktedir Billah tarafından gönderilen kalabalık bir elçi heyeti, 922 Mayısında, Bulgar ülkesine geldi. Almış Han ve maiyeti, elçilere fevkalâde bir hürmet ve kabul gösterdiler. Bu tarihten itibaren Bulgar ülkesi, Abbâsî halifelerine bağlı bir Müslüman yurdu haline geldi. Ülkede Abbâsî halifesi ve Bulgar Hanı namına sikkeler basılmakta, taş camiler, saraylar, kaleler ve diğer binalar yapılmaktaydı. Bulgarlar, Müslümanlığı kabul ettikten sonra, Türk-İslâm medeniyetinin kuzeybatısında en ileri bir ucu olmakla, büyük bir değer kazandılar. Bulgar ülkesine gelen Abbâsî elçilik heyeti içerisinde yer alan İbn-i Fadlan, yazdığı seyahatnamesinde, bu ülke insanlarının temiz, doğru, çalışkan ve samîmî Müslüman olduklarından bahsetmekte ve Bulgar ilinde gecelerin çok kısa olması dolayısıyla Türklerin, sabah namazını kaçırmamak için, bir ay, geceleri uyumadıklarından söz etmektedir. Bu sözler, Türklerin, İslâm'ı ne derece güçlü bir inançla kabul ettiklerini göstermektedir.

İslama Davet Başlayınca Kur’an-I Kerim'in Tefsiri Karşısında Müşrikler

  • 29/4/2007
İslamın yükselişine engel olmak isteyen müşrikler ilk önce Hz.Peygamber (sav) Mekke’ye gelen heyetlerle temastan alıkoymak istemişlerdir. Daha sonra Nadr b. Haris gibi hikayeciler salarak halkı oyalamak yoluna gitmişler ve "Ruh nedir?" gibi Yahudi destekli sorular sormuşlardır. Fakat bunların Kur’an karşısında faydalı olmadığını görünce halkı onu dinlemekten men etmişlerdir. Fakat halktan çok kendileri gizlice dinlemişlerdir. KUR’AN'ı Kerim'in eşsiz belagatı karşısında Hz. Ömer ve Hz. Hamza gibi insanların Müslüman olması ve Müslümanlara yapılan zulümlerin tesirsiz kalması sonucu M. 617-619 tarihleri arasında Peygamber sülalesine boykot uygulamışlardır. Bu boykotta onlarla alış verişi, kız alıp vermeyi ve diyaloğu yasaklamışlardır. Müslümanlar bu boykotta ağaç kabuğu yiyecek kadar zorluk çekmişlerdir. Bu boykottan birkaç yıl sonra Hz. Hatice ve Ebu Talip vefat etmiştir. Bu yıla Hüzün Yılı denilmiştir. Hüzün yılından sonra sıkıntılar artınca kurtuluş çaresi olabilir mi diye Taif'e gidilmiş, oradan da bir sonuç alınamamıştır. Ta ki Mekke'ye hac için gelmiş olan altı Yesrib'li insanla karşılaşıncaya kadar. Bunlar Müslüman olmuşlar ve Yesrib'e dönmüşlerdir. Ertesi yıl 12 kişi, daha sonraki yıl ise 72 kişi olarak Akabe'ye gelmişlerdir. Hz. Peygamber'in içinde bulunduğu sıkıntı ve meşakkatten dolayı O'nu Yesrib'e davet etmişlerdir. Peygamber Efendimiz onlardan kendisi ve Müslümanlar hakkında koruyacaklarına dair biat aldıktan sonra bütün Müslümanlar Allah'ü Teala'nın izni ile Medine’ye hicret etmişlerdir. Bu biat hadisesine Akabe biatları denir.

Kur'an-ı Kerim Bilgileri

  • 29/4/2007
KUR’AN'I KERİM BİLGİLERİ

VAHYİN BAŞLAMASI


Hz. Muhammed'e (sav) ilk vahiy Mekke'de ki Hira Mağarasında gelmiştir. İlk vahiy "İkra" ayetleridir. Vahyi getiren melek ise Cebrail (as) dir. Hz. Aişe validemizin belirttiğine göre Peygamber Efendimiz altı ay sadık rüyalarla nübüvvete hazırlanmış daha sonra kendisine yalnızlık sevdirilmiş ve Hira Mağarasına çekilmiştir. Genel görüşe göre orada Hz. İbrahim (as) 'ın şeriatı üzere ibadet etmiştir. İlk vahy ile muhatap olan Allah Rasülü hemen titreyerek eve dönmüş ve Hz. Hatice validemize "Beni örtünüz.." demiştir. O'da O'nu teselli ederek Haniflerden olan amca oğlu Varaka B. Nevfel ile görüşmesini sağlamıştır. Varaka O'na kendisine gelenin Hz. Musa'ya gelen Namus-u Ekber olduğunu ve ileride kavminin kendisine hicrete zorlayacağına haber vermiştir. Vahiy işaret etmek yazı yazmak, ilham etmek gibi manalara gelir. Vahiy meleği Cebrail (as)'dır. Hıristiyanlıkta vahiy yoktur. Yahudiler ise Cebrail (as)'a düşmandırlar. Hz. Peygamberin (sav) vahiy alış şekilleri yani vahyin mertebeleri altı şekilde olmuştur:

1- Altı ay süren sadık rüyalar şeklinde gerçekleşmiştir.

2- Uyanıkken melek görünmeksizin vahyi Peygamberin kalbine ilka buyurması ile gerçekleşir.

3- Melek insan suretinde temessül etmesi ile gerçekleşir.

(ÖRN..: Sahabeden Hz. Dıhye suretinde gelmiştir.)

4- Melek çan sesine benzer bir surette hitap ederdi ki en zor olanı buydu.

5- Cebrail asli suretinde görülmüştür.

6- Miraçta olduğu, gibi Allah'tan vahiy vasıtasız olarak almıştır.

Vahiy Peygamber Efendimize kırk yaşında Ramazan ayında bir pazartesi günü gelmiştir. 24, 27. veya 17. günü olduğu konusunda ihtilaf vardır. İlk vahiyden sonra bazılarına göre üç yıl bazılarına göre 2.5 yıl, diğer bir görüşe göre ise 40 gün vahiy kesilmiştir. Daha sonra Müddessir Süresinin ilk ayetlerinin nazil olmasıyla bu dönem bitmiştir.

<-Önceki::Sonraki->


GOOGLE SITE

Online E-Devlet Hizmetleri
TC Kimlik No
Vergi Kimlik No
SSK Hizmet Dökümü
İnternet Vergi Dairesi
Motorlu Taşıtlar Vergisi
Telefon Rehberi
ÖSYM Sınav Sonuçları
ÖSYM Sınav Sonuçları
ÖSS Sonuçları
KPSS Sonuçları
KPDS Sonuçları
LES Sonuçları
TUS Sonuçları
ÜDS Sonuçları
ALS Sonuçları
DGS Sonuçları
Diğer Sınav Sonuçları
ÖSYM Sınav Takvimi
E-Devlet Linkleri:
Devletim.com
Online Hizmetler
Milli Eğitim Bakanlığı
Üniversiteler
Sağlık Bakanlığı
Emeklilik Hizmetleri
Hukuk ve Adalet
Emniyet Hizmetleri
Ekonomik ve Mali İşler
İş ve Eleman Arama
Genel Devlet Kurumları
Bakanlıklar
Valilikler
Belediyeler
Kaymakamlıklar
Siyasi Partiler
Silahlı Kuvvetler
Sivil Toplum
Engelli Sayfaları
Elçilik - Konsolosluklar
Avrupa Birliği
K.K.T.C.
Turizm
Tatil ve Gezi Rehberi
Deprem Linkleri
Haber Kaynakları

Google Adsense İle Web Sitenizden Para Kazanın!

sitene ekle

Ziyaretçi Selamlama




IP adresi

http://adminege.cx.tr

Türkçe Kelime
Türk Dil Kurumu Tabanli Arama Yapilmaktadir.